Gerçekliğin karanlık şiiri

KurdishCinema.com - 24 Haziran 2007

Ali Erden *

Sinemanın üç büyük yönetmeni Marcel Carne, Orson Welles ve François Truffaut,
farklı yıllarda ama üçü de Ekim ayında yaşamlarını yitirdi. Carne, sinemada
şiirsel gerçekliği yaratırken, Welles yarattığı yeni bakış açılarıyla isim yaptı.
Truffaut ise Fransız “Yeni Dalga” akımının yönetmeniydi.

Bambaşka yıllarda, ama hep Ekim ayında ölen sinemanın üç büyük yönetmenini
bir yazı içinde anmak, gerçekten zorlu bir yolculuk. Her biri kendi başlarına
değerlendirilmesi gereken ustalar bunlar. Marcel Carne, “şiirsel gerçeklik”
denilen ve sinemada, özellikle polisiye sinemada yenilikler getiren bir akımın
    yaratıcılarındandı. 18 Ağustos 1909’da doğan ve 31 Ekim 1996’da ölen
    Carne’nin filmlerini görmeyenler için sinemada hep bir eksiklik olacak.
    Farkında olmasalar bile. Fransız usta Carne’den altı yıl sonra, 6 Mayıs
    1915’te Wisconsin’de doğan Amerikalı aktör-yönetmen Orson Welles, 10
    Ekim 1985’te Hollywood’da yaşamını yitirdi. Daha 26 yaşında, 1941’de
    çektiği “Citizen Kane-Yurttaş Kane”le sinemaya gerçek anlamda yeni
    bakış açıları sundu. Fransız kameraman Gregg Toland’ın “alan derinliği”
    yaratan atmosferiyle bu film, tüm sinema soruşturmalarında en tepelerde.

Ve işte François Truffaut... 6 Şubat 1932’de Paris’te doğan Truffaut, daha
52 yaşında, 21 Ekim 1984’te öldü. Fransız “Yeni Dalga” akımının en öfkeli
yönetmeniydi. Yoksun ve sıkıntılı geçen çocukluğu, bir baba gibi gördüğü
sinema kuramcısı Andre Bazin’le çocuk yaşta tanışması, Paris
sinematiğinde Amerikan filmlerini keşfedişi, Seine Nehri’nin “sol yaka”
gençleriyle tanışması, onlarla beraber sinemada “Yeni Dalga”yı
başlatması... Bütün bunlar sinemasına çok şey kattı Truffaut’un. En mutlu
yönetmenlerden olması gereken Truffaut, çocukluğunun derin acılarından
olmalı, hep mutsuzdu. Bu üç ustayı temel filmleriyle anmak istiyoruz.

Gerçekliğin şiiri mi?..

Fransa’nın başkenti Paris’te doğan Marcel Carne,
“Realisme Poethique-Şiirsel Gerçeklik”in, sinemanın ilk
anarşist Jean Vigo’yla beraber yönetmenlerinden biri
olarak anılıyor. “Şiir”le “gerçekliğin” biraraya geldiği bu
akım, aşağı yukarı şöyle tarif edilebilir: Şiirselliği,
perdeye yansıyan iç ve dış mekanlar, mekanlarla ruh
halini yaratan karakterler oluşturuyor. Gerçeklikse,
karakterlerin sonuna kadar mücadele ettiği zorluklardır.
Yani polisler, çeteler, cinayet işleme vb. Şiirsel
gerçekliğe, bir anlamda karanlık gerçeklik de denilebilir.
Karakterler, neredeyse geleceksiz ve umutsuz insanlar.
Carne’nin şiirsel gerçekliğinin tüm özelliklerini
barındıran, 1938 yapımı “Le Quai des Brumes-Sisler
Rıhtımı” filmidir. Özellikle mekan kullanımları ilham
vericidir.

Le Havre şehrinin ıslak, çamurlu ve sisli atmosferi, filme
gereken zenginliği sunuyor. Jean (Jean Gabin) ve Zabel (Michel Simon) karakterleri çok
şaşırtıcıdır. Asker kaçağı Jean gemiye binip buralardan uzaklaşmak isterken, sarışın ve güzel
genç kadın Zabel’e aşık oluverir. Bu, Jean’ın trajedisini de hızlandırır.

Kara film tarzında...

    Orson Welles, 1941’de gazete patronu Charles Foster Kane’in hikayesini,
    onunla yaşayan insanların bakış açılarıyla anlattı “Yurttaş Kane” filminde.
    Filmin anlatım ve ses kurgusuyla beraber, kamera objektifi de sinemaya
    çok zenginlik kattı. Kara film türünü yaratanlara da ilham verdi. Özellikle
    görüntülerdeki derinlik ve kasvetli atmosferiyle. Biçimsel olarak
    alabildiğine zengin bu filmin, gerçekten hem kurgusu hem de kamerası
    üzerinde durmak gerekiyor. Kısa uzak odaklıklı objektifi geliştiren
    kameraman Toland, mekanda derinlik yaratabildi. Öndeki nesneler daha
    büyük görünürken, geridekiler de küçük görünüyordu. Toland, kamerayla
perspektifi bulmuştu. Welles, bu filmin kurgusuyla, o güne kadar hiç denenmemiş bir şeyi
denedi. Welles, gazetecinin araştırmalarını “şimdiki zaman”da verirken, anlatıcıların Kane
hikayelerini “geriye dönüş”lerle gösterdi. Ama, belli bir sırayla değil. Gazeteci kiminle
konuşuyorsa, o tanığın anlattıklarını yansıttı. Buna karşılık, film bittikten sonra seyirci bir bütünü
zihninde oluşturuyordu. Sinemada gerçekçi geleneği başlatan “Yurttaş Kane”, hep bir başucu
filmidir.

Öfkeli çocuk...

François Truffaut, kuramsal olarak taşıdığı tüm öfkesini ilk filmlerine yansıttı.
Onun, kendi çocukluğundan ilham aldığı 1959 yapımı “Les Quatre Cents
Coups-400 Darbe”, çocukları anlatan filmler içerisinde ulaşılmaz bir yerdedir.

Sadece final bölümüyle bile. Kameraya doğru koşan Antoine Doinel’in birden
‘donan görüntüsü’, birçok sinemacı tarafından yeniden yaratılmak isteniyor,
ama olmuyor. Truffaut, üçüncü uzun metrajlı filmi, Henri-Pierre Roche’nin
özyaşam öyküsünden yazdığı romanı “Jules ve Jim-Unutulmayan Sevgili”yi
1962’de beyazperdeye uyarladı. Filmde, iki dünya savaşı arasında gelişen bir
“aşk üçgeni” anlatılıyordu. Filmin sonu da trajiktir. Kameraman Raoul Coutard’ın kullandığı
objektifler de sinemacıları etkiledi, filmin psikolojisine katkıda bulunduğu için. Kamera geriye
doğru kayarken, objektif de ileriye doğru kayıyordu. Perdede bir boşluk duygusu oluşturulurken,
bu aşkın imkansızlığı da fark ettiriliyordu.

* kaynak: 25 Ekim 2006 (Yeni Ozgur Politika)