Bêzar ve Alataş: Min Dît ile gerçekleri anlattık

KurdishCinema / 24 Ekim 2009                               

JİTEM’in bir cinayetini konu alan filmiyle adından
söz ettiren ve Antalya’da tartışma yaratan
yönetmen Miraz Bêzar ile filmin öykü yazarı Evrim
Alataş, ‘’bir savaş vardı ve son derece sertti. Ne
kadar sert olursa olsun biz bunu anlatmalıydık’’
diyerek, film ile Türkiye’de yaşananları
yansıtmaya çalıştıklarını belirtti.

İlk kez bir JİTEM ve kontra faaliyetini beyaz
perdeye taşıyarak dikkatleri üzerine çeken ve
Antalya’daki ilk gösterimi sırasında olayların
yaşandığı “Min Dît” filminin yönetmeni Miraz Bêzar ve filmin öykü yazarı Gazeteci Evrim Alataş,
filmin çekim aşamaları ve sonrasında ortaya çıkan tabloyu ANF’ye değerlendirdi.

* Bir JİTEM cinayetini konu alan bir film yaptınız ve katıldığı festivallerde yankı uyandırdı. Bize yola
çıkış hikayenizi anlatabilir misiniz? Fikir nasıl oluştu, hangi yöntemleri denediniz ve Diyarbakır’
da nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Miraz Bêzar: Diyarbakır’a gittiğimde ilkin Evrim’le bir araya geldik. Ben o süreci birebir
yaşamadığım için, bunu yaşamış biriyle birlikte başlatmak istedim. Evrim de bir gazeteci olarak
o süreci iyi bildiği için birlikte yola çıktık. Öykünün kaba taslak halini böyle oturtmak istedik.
Diyarbakır’daki insanlarla bir araya gelip daha fazla detay öyküler olup olmadığını araştırdık. Bu
konuda mesela İHD’ye gittik ve oradaki dosyalara baktık. O dosyalardaki öykülerden bir şeyler
çıkarmaya çalıştık. Bizim gözümüzden çıkmış bir örnek hikaye bulabilir miyiz diye düşündük.
Faili meçhulleri anlatacak bir örnek hikaye arayışına çıktık. Bir sürü hikaye ortaya çıktı. Sonuçta
bir insanla tanıştık ki onun hayat hikayesini çocuk gözünden anlatırsak başarılı olacağımızı ve
en iyi şekilde işleyebileceğimizi gördük.

* Siz yıllardır gazeteci olarak o bölgedeki durumu yazıyorsunuz. Ancak sinema ile bunu anlatmak
daha farklı bir olay. Bir olayı sinemanın büyüsüyle buluşturup kitlelere ulaştırmak bambaşka bir
alan. Siz yazı ile sinema arasında nasıl bir yolda yürüdünüz?

Evrim Alataş: Aslında Miraz ile ortak şey tam burada ortaya çıkıyor. Ben birçok şeyi görüp,
yazmıştım ve kafamda depolamıştım. Bir sürü hikaye vardı. Ama benim sinema konusunda bir
tecrübem yoktu. Biz oturup birlikte ne varsa ortaya döktük. Beraberce ne yapacağımızı tartıştık.
Peşinen anlaştığımız şeyler vardı. Burada bir savaş vardı ve son derece sertti. Ne kadar sert
olursa olsun biz bunu anlatmalıyız dedik. Sonra o hikayeleri ortaya döküp, hepsini aslında
birleştirdik. O yüzden ısrarla diyoruz ki, bizim bu hikayemizdeki hiçbir ayrıntının hayatta karşılığı
yok değil. Belki tarih ve mekanlar farklı ama o hikayelerin hepsinin karşılığı var. O noktada Miraz
devreye girdi ve senaryolaştırma konusunu ele aldı. Böylece işe başlamış olduk.

* Biraz kast aşamasından bahsedeBêzar ve Alataş: Min Dît ile gerçekleri anlattıkbilir misiniz?
Oyuncularınızın hepsi sinemada yeni. Özellikle çocuk oyuncuların performansı göz doldurdu.
Ayrıca işe koyulduğunuz günlerde Diyarbakır’da nelerle karşılaştınız öğrenmek isteriz?

Miraz Bêzar: Kast için az bir süremiz vardı. 2007 eylülde çekimlere başladık ve bitirdik. Ben
Diyarbakır’da iki sene yaşadım ve Belediye Tiyatrosu’ndaki çocuklara dikkatle bakıyorduk. O
sırada Hakan Karsak’ı da tanıma şansı oldu. Ama çocuklar kesinlikle Diyarbakırlı olacaklardı ve
Kürtçe konuşacaklardı. Bir kamera alıp klasik kast çekimleri yapmadık. Çocuklarla doğal
halleriyle tanışmak istiyordum. Diyarbakır Yerel Gündem 21’e gittim ve oradaki çocuklarla
tanıştım. Sonra onların 25 çocukla yaptıkları bir Urfa yolculuğuna katıldım ve oyuncuları o
otobüste gördüm. Onları bir ağabey olarak gözetledim, sonra da kendileriyle bir araya gelip
konuyu konuştum. Onların gözlerindeki ışıldamayı hissettim. Bu kısa sürede onlarla buluşmam
bir şanstı. Senaryoyu aileleriyle de paylaştık ve sonderece beğendiler. Kendi dünyalarına uzak
olan bir durumu anlatmadılar, o yüzden iyi oynadılar. Konu çocuklara uzak değildi. Yani neyi
oynadıklarını biliyorlar.

Evrim Alataş: Bir de çocuklar son derece tanıdıktı olaya.
Onların hepsi günlük yaşamlarında karşılaştıkları şeyleri
oynadı. Belki de o yüzden başarılı oldular.

* Filmi çektiğiniz semtlerde yüzlerce, binlerce çocuk var ve
bunları kontrol etmek neredeyse imkansız. Siz nasıl
başardınız o kadar çocuğu kontrol edip filmin bir parçası
haline getirmeyi?

Miraz Bêzar: Yani sorunlar yaşadık tabi. Bilhassa
profesyonelce bir ortamınız yoksa orada bir şeyler
yapmak zordu. Ama biz gerçekten gerilla tarzı sinema
çektik. Gidip seti kurup hemen çekmeye başladık. İnsanlar
ne yaptığımızın farkında değildi. Şahsen zor bulduk ama
yadırgamadık. Yabancı biri gelip kamerayı kuruyor ve
sinema çekiyor. Onlar için de değişikti. Ama yapabildik.

Evrim Alataş: Ama ne yapılmak istendiğini öğrendiklerinde
de, mahalleli kendi içinde organize olup, yolları tuttu.
Çocukların gerekmedikçe araya girmesini engelledi. Yani
işi öğrendiklerinde işimizi sürekli kolaylaştırıyorlardı.

* Bu kadar sert ve cepheden gelişen olayları sinemaya aktarırken estetiği elden bırakmamayı ve
sloganvari propagandaya kaçmayı nasıl başardınız? Hangi yöntemlerden yararlandınız? Ayrıca
filmi çekerken yasal sıkıntı yaşadınız mı?

Miraz Bêzar: Yani kendimde sert, cepheci bir insan olmadığım için öyle bir hikaye de
yazamazdık. Değiştirmek istediğimiz bir hayat var. O yüzden sert ve cepheci olamazdım. Çekim
konusuna gelince, biz senaryomuzu valiliğe gönderdik ve bir izin alarak işe başladık. Her gün
birisi gelip polis olarak soruyordu ne yaptığımızı. Biz iki sokak çocuğunun hikayesini
anlatıyorduk ve çekimlerimizin çoğu sokakta geçti. Kontroller oluyordu tabi ama çok fazla sorun
yaşanmadı.

* Bir JİTEM filmini çekmek hem cesaret isteyen bir iş, hem de doğru şekilde anlatma
sorumluluğu açısında zor bir alan. Türkiye’deki en karanlık olaylardan sorumlu bir birimi
anlatırken, yanlış yapmama noktası önemli. Bu konuda nasıl bir çizgi izlediniz? Nelerden
yararlandınız? Ayrıca filmin ilk Türkiye gösteriminde bir takım sıkıntılar yaşandı?

Miraz Bêzar: Beni Diyarbakır’da gittiğimde şaşırtan konulardan biri, mağdur ve faillerin bir arada
yaşamasıydı. Herkes bir arada. İnsanlar sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi yaşamaya
devam ediyordu. Cesaret istiyor dediniz, evet ama herkesin konuştuğu bir şeyi ben neden
anlatmayayım.

Evrim Alataş: Biz çekim sırasında setteyken bir araba bizim çekim arabamıza çarptı. O bile
JİTEM’ciydi. Yani bir tesadüf belki ama, JİTEM gelip arabamıza bile çarptı. Biz sanayiye
gittiğimizde o kişinin JİTEMCİ olduğunu öğrendik. Yani JİTEM bu kadar sokakta olan bir şeyken
biz neyden çekinelim. Bizim için biraz soğumuş bir şeydi.

* Filmden bir sahneyi merak ediyorum. JİTEM’cinin karşısındaki dairede oturan genç kızın ona
ilginç bir bakışı vardı. Bununla neyi vermeye çalıştınız? O sahneye neden gerek duydunuz?

Miraz Bêzar: İlk önce, neden öyle bir ortamı anlattığıma değineyim. Aygan’ı anlatan kitapta birkaç
resim vardı. Aygan ailesiyle Koşuyolu’nda gezerken çekilmiş resimleri vardı. Şimdi demek ki bu
insanlar öyle gizli yaşamadılar. İnsanlar arasında yaşadılarsa, komşuları ve bir aile ortamları da
vardı. Senaryoyu yazarken bunu geliştiriyorsunuz. Karşı komşunun kızı buna bir hayranlık
duymuş olabilir mi? Onun normal bir ortamda yaşadığını gösterme açısından önemliydi. Kızın
ona samimi davranması onu normalleştiren bir durumdu. Onun insani yönünü de bir şekilde
kavramaya çalıştık. O insan bu işi yapıyorsa kesinlikle bir travma da yaşıyordur. Yani yaptığı işi
benimsemeseniz de onun da kişiliğini vermek zorundasınız.

* Filmi izleyenler arasında iki farklı görüş dile getirildi. Birincisi sizin için çok büyük bir
yönetmenin doğduğuydu ve Gawras sinemasından bahsedenler oldu sizi izlerlerken. Ancak bir
eleştiri vardı ve ailesi öldürülmüş çocukların Diyarbakır’da o kadar sahipsiz bırakılmayacağı
yönündeydi. Filmde çocuklar sahiplenilmiyor kimse tarafından. Neydi amacınız?

Miraz Bêzar: Bu gibi eleştirileri senaryo
aşamasında da aldık. Ama bunu böyle
anlatmakta emin olduğumuz noktalardan biri de
bunun yaşanmasıydı. Yani bir Kürt kızın başına
gelmiş bir olay bu. Benim yorumum bunun da
savaşın bir parçası olduğuydu. Ölüm kalım
savaşıydı. Biz Kürtlerde de bunlar yaşandı. Doğru
yorumlamak lazımdı. Olmaz diye bir şey yok. O
çocuklara kimse yardımcı olmamış. Her ne
kadar kucaklayıcı bir toplum olsak da bu
yaşanmış. Savaş ortamında bir birimizi
düşünmeme, sadece kendimizi düşünme ve
başkasının dünyasını umursama durumları da
yaşandı. O yüzden de kendimizi sorgulamamız lazım.

Evrim Alataş: Savaş her şeyi öldürüyor. Yani insanları da öldürüyor, vicdanları da öldürüyor. Her
şeyi kurban ediyor.

* Filmdeki başrol oyuncunuz ailesini katleden JİTEM elemanının evine gittiğinde ve silahı katile
doğrulttuğunda herkes öldüreceğini tahmin ediyor. Ancak diğer sokak çocuklarıyla birlikte öyle
bir tezgah hazırlıyorlar ki ona toplumsal bir ölüm hazırlıyorlar. İlginç bir olay örgüsüydü. Biraz
açabilir misiniz?

Miraz Bêzar: Şimdi sinemasal bir olay yaratmaya çalışıyoruz. İnsanların hayatlarında bir şeyler
değiştirmek istiyoruz. O yüzden Costa Gavras sinemasına da yakın hissediyorum kendimi.
İnsanlar izlerken hayatlarında bir şeyler değişsin istiyoruz. Bu ihtimali yaratmak istiyoruz. Şiddet
ortamında yaşıyoruz ve şiddet şiddet doğuruyor. Ama bir şekilde birileri şiddete karşı başka
yöntemler de üretmek zorunda. Bunlardan biri de bana göre sivil itaatsizliktir. Çocukların bunu
yapabilmeleri ise bunu yapabildiklerinden değil, annelerinin onlara anlattığı bir Anadolu
masalından geliyor. Şiddete karşı başka yöntemleri yaratma zihnine sahibiz. Bu çocuklar da
bunu yapıyor. Başka bir yol sunma yolunda böyle bir derdimiz var.

* Filminiz gösterildiğinde bir takım protestolar yaşandı. Hatta İstanbul’da küçük bir grup yürüyüş
bile yaptı filme karşı. Türkiye’deki siyasi havaya bakıldığında sizin filminiz nasıl bir hava
doğuracak sizce? Kürt sineması bu anlamda nasıl bir aşamada?

Miraz Bêzar: Yani tahmin etmek zor. Filme baktığınız zaman, barışçıl bir film. En azından çocuk
dünyasını ve şiddete maruz kalanları anlatırken, bakın şiddet bu çocuklara da uygulanıyorsa
bilin ki bunların dünyası böyledir diyoruz. Şiddet gördükleri halde çocuklar şiddete başvurmuyor.
Bunu gösteriyoruz. Bu anlamıyla aslında Türkiye’yi kucaklayan bir film. Bunu görmek için biraz
daha yüreğinizi gözleriniz açmanız lazım.

* Film Altın Portakal gibi bir festivalde gösterildi. Buraya geleceğini tahmin ediyor muydunuz? Bir
de bu açılım meselelerine nasıl bakıyorsunuz?

Miraz Bêzar: 2005’de yola çıktık ve 2007’de bitirdik, o zaman da açılım falan yoktu ortada. Biz
doğru olanı yapmaya çalıştık. Evet yani en azından gerçeğe yakın olan bir noktayı anlatalım ki 20
yıl da sürse kabul görsün. Nasıl ki Yılmaz Güney sineması yasaklandığında doğruları
anlatıyordu, biz de bunu yapmak istiyoruz. Bize yardımcı olan sürecin insanların, bir şekilde
buna kapı açılması oldu. Biz ilk adımı atarak bu filmi yaptık, onlar da bir atım atıp bunu Antalya’
da gösterme cesareti gösterdiler. Ben eminim ki ilerde bunun o kadar da çok büyük bir olay
olmadığı görülecek.

* Altın Portakal sürecince durum nasıldı sizin için? Karşılaştığınız ilginç bir durum oldu mu?
Yaklaşımlar nasıldı?

Miraz Bêzar: Aslında çok olumlu şeyler yaşadık. Yani çok büyük korkular vardı. Biz 800 kişilik
salonda filmimizi gösterdik ve ayakta alkışlandık. İsterdim ki bu duyguyu daha fazla insan
yaşasaydı. İnanılmaz mutluluk verici bir andı. Negatif şeyleri ben çok fazla görmüyorum. Yani
birkaç kişi fikirlerini beyan edip ayrıldı. Ama onlar oradaki topluluğu temsil etmiyordu. Bizim
hislerimizi paylaşan yüzlerce kişi vardı ve ayakta alkışladılar. Gerçeklere bakmak lazım. Biz umut
verici bir tabloyla karşılaştık.

* Film normal akışındayken, “Ka Welatê Min Kurdistan” ezgisi pat diye perdeden duyulmaya
başlıyor. Ardından da salondan bir takım homurtular duyuldu gösterim sırasında. Yarattığı etki
itibariyle tehlikeli bir ortam yaratıyor. Bilinçli bir tercih miydi?

Miraz Bêzar: Biz onu fark etmedik filmi izlerken arkalardaydık. Evet film öyle bir etki yaratıyor. Ama
biz otosansür uygulamadık. Korkularla hareket edemezdik. Kürdistan kelimesi benim
hayatımda başka bir şey ifade ediyor. Orada kızıp gidenler için başka şeyler ifade ettiğini
biliyorum. Ama benim için bir coğrafya. Bermuda şeytan üçgeninden bahsetmiyoruz. Osmanlı
haritalarında bile geçiyor. İnsanların kafasında yaratığı bir korku var ama bunu dikkate alarak
film yapamam ki. Şarkı bilinçli bir tercih değildi. Senaryoda sadece ataş başında şakı
söylüyorlar diye geçiyordu. Biz gençleri ateşin başına topladık ve ben böyle durumlarda hangi
şarkıyı söylediklerini, en çok hangi şarkıyı sevdiklerini sordum. Onlar da o şarkıyı çaldı. Biz de
öyle onayladık. Ne onları ne kendimizi sansürledik. Sinema açısından doğru bir yaklaşım. Biraz
İran tarzı çalışmalarda da insanların duygulandığını biliyorum. O sahneyi seyredip de oranın
memleket Kürdistan’dan ziyade kendi dünyasının kaybolduğunu görüyorsunuz. Orada ifade
edilen sanki bir cennet, başka bir dünya. Bu yer Türkiye de olabilir. Yani ne yapabiliriz ki insanlar
nerede benim memleketim Türkiye.

Evrim Alataş: Ben herhalde Diyarbakır’da yaşadığımdan olacak, oraları unutmuştum. Nereye
gideceği kısmını unutmuştum. Yani protesto edileceğini falan da düşünmedim. Ama 30 yıldır
çözülmeyen bir savaş var. Kan akmış, ölüm olmuş. Tabi kolay değil. Her an bir bölünme
sendromu yaşanıyor ve görmedikleri bir toprağın kendilerinden koparılacağını düşünenler var.
Bir travma var. Bunu çok normal karşılanacak diye beklememek lazım. 800 kişinin olduğu yerde
5-6 kişinin bir refleks göstermesi normal. Çok daha ciddi bir tepki de gelebilirdi. Diyarbakır’da
yaşıyor olmaktan dolayı bana gayet normal geldi. İzahında güçlük çekilecek hiçbir şey yok bana
göre. Değiştirilmesi gibi bir gerekliliği de hiç kabul etmiyorum.

* Peki Miraz Bêzar’ın ajandasında neler var? Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz?

Miraz Bêzar: Benim ajandamda ilk önce bu filmi sinemalara getirme, Almanya ve Türkiye’de
seyirci ile buluşturmak. İspanya’da bir firmamız var ve gösterilecek. Onunla uğraşacağız. Henüz
vizyon tarihi belli değil. Şartları yaratmaya çalıyoruz. Bir iki ayda olmayabilir ama biz şartları
oluşturmaya çalışıyoruz.

* Sanırım Fatih Akın’ın da bu film için size desteği oldu?

Miraz Bêzar: Şimdi biz filmi kurgu bitene kadar tek başımıza bitirdik. Bir şeklide tamamladık.
Ama post prodüksiyon için hiç paramız yoktu. Fatih Akın’ı 10 yıldır tanıyorduk. Kısa filmlerde,
festivallerde tanışıyorduk ve oradan gelen bir arkadaşlığımız vardı. Filmi kendi evimde
kurguladım. Fatih Akın da gelip izledi ve beğendi. Ve dedi ki bu filmi nasıl bitirebiliriz. Onun
Almanya’da filmlerinden alacağı paralar vardı. Onları bu filmin post prodüksiyonu için katarak
bize destek oldu.

* Fırat Haber Ajansı

“Gitmek” ve Türk kızı Kürt
oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması /
M
üjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik Sineması
/
Kamuran Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet Dilek

Belçim Bilgin'le röportaj:
Kürt
değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok ‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel: Was

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>