Bir gün şehre bir film gelir

Yılmaz Erdoğan Van Gevaş'ta film çekiyor. Hayat filme, film hayata karışıyor.

KurdishCinema / 27 Temmuz 2007

Can Dündar*

Bu adam niye bana bu kadar tanıdık geliyor? Cevabı biliyorum
artık... Van Gevaş'ta 2 aydır çekim yaptığı platoda buluştuk
geçen hafta sonu... Settekilere şu soruyu sordu: "Ben
Ankara'da ilkokulda okurken, okulun hemen yakınında
yüksek bir duvar vardı. Üzerinde teller geriliydi. Tırmanır
arkasına bakardık. Ne görürdük tahmin edin?"
Kimisi 'cezaevi' dedi, kimisi 'hastane'. Doğru cevabı bir tek
ben bilebildim:

'Golf kulübü'.

Biliyordum, çünkü aynı duvarın önünden defalarca geçmiştim
çocukken. Komikti gerçekten... Aydınlıkevler, karanlık
sokakları, sobalı evleri, kocaman kırmızı boyalı harflerle kin
kusan duvarları, eli zincirli çakallarıyla bir kasvet yuvasıydı. Ve
bu hengâmenin ortasında bir golf kulübü vardı.
Ve biz, aynı mahallenin birbirine yakın sokaklarında oturmuştuk yıllarca. Muhsin Kızılkaya'nın
yazdığı biyografide (Yılmaz, Sel Y. 2001) bütün ortak paydalar sıralanmıştı:
Okumaya Kemalettin Tuğcu'yla başlayıp Sosyalizmin Alfabesi'ne dönmüştük zamanla. Yılmaz
Güney seyretmiş, önce lümpenlik sonra, solculuk etmiştik. Tanış değildiysek de duygudaştık.
Kaçak'la Dallas izlemiş, Tunalı Hilmi'de piyasa yapmış. Eye of the Tiger'la dans etmiştik. Genç
yüreğimiz bir karşılıksız aşklar mezarlığıydı. Seks filmleri furyasında söndürmüştük delikanlılık
ateşini.

Sonra Mesut Mertcan'ın darbeyi haber veren sesini aynı telaşla dinlemiş, bizim 'Alfabe'yi nereye
saklayacağımızı şaşırmıştık.
Korku sinmiş ıssız sokaklarda "Ne olacak şimdi?" diye dolaşmıştık. O, 13'ündeymiş o
zamanlar, ben 20'me yakındım.
Ben belgeselini yaptım sonradan o yılların; o şimdi filmini çekiyor. Çocukluğunun son yaz tatilini
filmleştiren Vizontele-2, arka planda 12 Eylül'ü anlatıyor. "O gün pek çok çocuğun çocukluğu
bitti," diyor Yılmaz Erdoğan.

70'leri sevdim

70'lerde genç olmak adeta bir talihsizlikti bizim için. Oysa şimdi, o yıllarda çekilen acıları
avantaja çeviriyorsun. Onca berbat olay, yaratıcılığının gübresi mi oldu?
Ben 70'leri, modasından, yaşam biçimine kadar çok sevdim. 90'lardansa hiç hoşlanmadım. Bir
anlatıcı için yaşanan dönem çok acı da olsa, inişli çıkışlı bir dramatik yapı sergiliyorsa avantajdır
bu. Elbette ilkokul beşteyken silahlı çatışmaların ortasında olmak çok eğlenceli değildi ama
şimdi onları filmlerde eğlenceli biçimde anlatabiliyoruz.

Açık hava müzesi

Hem de ne eğlence...
    Gevaş'ın ortasına bir platoya 70'lerin kasaba meydanını kurdurmuş
    Yılmaz. Bakkalından, fotoğrafçısına, postanesinden, kahvesine kadar. Bir
    açık hava müzesi gibi. Gezerken bir zaman makinesiyle 30 yıl öncesine
    nakledilmişsiniz hissi yaratıyor. Duvarlarda faşizmi lanetleyen sloganlar,
    Artos Dağı'nda yazılı 'Vatan bölünmez' yazısına nispet yapıyor sanki. 30 yıl
    önceki duvarlar film olmuş; dağdaki hâlâ gerçek. Bakkalın vitrininde ise
    70'lerin tanıdık markaları var: Gong dergisi, Elvan gazozu, Lezzo oralet,
    Jewel tuz ruhu, saksılık Vita kutuları, Kav kibrit, Şelale gofret, Lale şişe
    kolonya, Mabel sakız.
 
Deniz kızı

Gelelim Yılmaz'ın 'politik komedi' diye tanımladığı filme... Biz gittiğimizde yağmur altında
lunapark sahnesi çekiliyordu. Kasaba meydanına panayır yeri kurulmuş. Çitin etrafı Gevaşlı
meraklılarla dolu. Ortada Tarık Akan'dan, Altan Erkekli'ye kadar birbirinden değerli yıldızlar.
Çoğu amatör gönüllülerden, azı profesyonel oyunculardan oluşan figüran ekibi bir çadırın
önünde toplanmış. Çadırın üstünde ampullerle aydınlatılmış 'Deniz Kızı' yazıyor. Sonra 'Milliyet'in
yeteneği' Ahmet Tulgar üç saniyelik rolünde 'başarıyla' tülü aralıyor ve meraklıları içeri buyur
ediyor.

Filmin en düşsel sahnesi bu. Aralanan tülün ardında bir sürpriz var:
Deniz Akkaya kendisini izlemeye gelenleri bekliyor. Reklam diliyle söyleyeyim: Onu hiç böyle
görmediniz. Bir kırık aynadan ve yukarda dönen ışıklardan su efekti yayılıyor. 'Atlantis'ten izinli
gelen' yarı insan-yarı balık 'Deniz' kızı, bir kayanın üzerinden izleyicisi erkekleri süzüyor.
Taşraya özgü bir peep-show gösterisi bu.

Şalvarlı üniforma

Yılmaz, üzerinde bir Amerikan havacı üniforması, altında şalvarla, arkada bir ekran başında
bıyıklarını çekiştirerek, arada küfürlü espriler patlatarak izliyor çekimi. Çocukluğundan tanıyor o
panayır yerini:
"Aslında burada leğenden bozma bir havuzda dayak arsızı bir zavallı otururdu. Seyirciler
dışarıdayken elindeki yarım ekmeği kemirirdi," diye anlatıyor. "Deniz Akkaya bu gerçekliğe pek
yabancı görünüyor," diyorum.
"Ama zaten sahne dediğin şey gerçekdışı," diyor: "Tercih güzel çekmek değil mi? Benim
tercihim en güzeli."

Deniz'e ha!

Çadırı dolduran iştahlı erkeklere, Deniz'e nasıl bakacaklarını anlatıp "Gözünüzü kızdan
ayırmayın," diye bağırıyor Yılmaz: "Baksanıza, fıstık gibi kız işte."
Senaryo gereği oyunculardan biri "Ben hiç beğenmedim," diye burun büküyor: "Deniz kızı
dediğin biraz etli butlu olacak."
Bu lafa senaryo gereği, profesyonel oyunculardan biri tepki gösteriyor. Bu tepki, Gevaşlı bir
amatör figüranı cesaretlendiriyor. Senaryoda olmayan bir tepkiyle savunuyor Deniz kızını...
Çekim duruyor. Figüran kovuluyor.
Gevaşlı böylesine benimsemiş durumda 'şehre gelen filmi'. Sabahtan kuyruk oluyorlar figüran
olabilmek için. 120 kişilik sette 500 figüran görev yapıyor. Bir baba, oğluyla eşeğini kapmış,
gelip oynamış, parasını alacak. İkisine 10'ar, eşeğe 5 milyon veriyor film ekibi. Adam "Eşeğe 5
milyon olur mu!" diye itiraz ediyor. Yılmaz hesabı 'düzeltiyor':
"Oğlanla eşeğe 10'ar milyon. Sana 5."

Film içinde film

Adamlar çadırda Deniz'i izlerken, kadınlar da onları izliyor uzaktan. Saat gece yarısını geçmiş.
Kollarındaki çocuklar bitap. "Deniz Akkaya'yı görmeye geldik," diyor başörtülü bir kadın. Dizisini
de izliyormuş.
Filmle hayat iç içe; Yılmaz hayatını filme alıyor, aynı anda film oradakilerin hayatı oluyor.

Değişti işler

Ve motor çalışıyor. Saat gecenin ikisi. Yeni bir sahne hazırlanırken duvar
halısının önüne konmuş bir sedirin üzerinde konuşma fırsatı buluyoruz,
Yılmaz Erdoğan'la. Vizontele 2'yi çekerken aklında üçüncü bölümün
senaryosu var.  Ankara'da Aydınlıkevler İlkokulu'nda çekilecek o bölüm.
Belki Ankara Belediyesi'nin halka açtığı eski Golf Kulübü'nün duvarları
örülecek yeniden. Yaşarken bizi ağlatan günlerimize güleceğiz. "Amma
da değişti işler," diyeceğiz. Küçük bir detayla bitireyim: Yılmaz Erdoğan'ın yetiştiği mahalleye,
Kasımpaşa'dan kopup gelen Tayyip Erdoğan yerleşti geçenlerde. Zaman resmi konutlardan
uzak duranların zamanı.

'Kürtler şov dünyasına damgasını vuruyor'

"Mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak" diyor Yılmaz Erdoğan, "İyi film yap da, ister
Kürtçe olsun, ister İbranice."

Eskiden büyük kentlerde Kürtlerle, şiveleriyle alay edilir, 'Keko' diye dalga geçilirdi. İbrahim
Tatlıses filmlerinde dublajla konuşurdu. Şimdi herkes onlara ilgi duyuyor. Ne oldu?

Sanırım iki taraf da önyargılarından kurtuluyor. Eskiden onlara üstten bakanlar çok çağcıl
olmayan, kent kültürüne yakışmayan huylarından vazgeçiyor. Kürtler de artık sadece uzun hava
söyleyen insanlar olmaktan çıkıp şov dünyasına damga vuruyorlar.

Bunda senin de büyük katkın var. Tiyatro yaptın tuttu, stand-up tuttu, TV dizisi tuttu, filmini 3.5
milyon seyirci izledi. Niye bu ilgi?

Evet, belki biraz benimle başladı. Bunun nedeni daha entelektüel yoldan bir şeyler ortaya
koymamdı. Zaten çok saçma, dayanıksız önyargılar vardı. Benim 'Türkiyelilik' diye ortaya
koyduklarım, şimdi Başbakan'ın ağzından tartışılıyor. İlgiye gelince... Bu benim hayatım değil ki
sadece. Yaşandı böyle hayatlar. Tek yaşayan da biz değildik. Onun için kendini buluyor seyirci.
'Bizim hikâyemiz bu' diyor.

Güneydoğu'da silahların susması da süreci hızlandırdı.

Şüphesiz. O gerilim varken, bir şeyler konuşmak, o gerilime atıfta bulunduğu için tatsız oluyordu.
Eğer bu işler tekrar sarpa sarmazsa ben gidişatın iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette hâlâ
yarası kanayan insanlar var. Burada karar merciindeki insanları ve kamuoyunu ikna etmek
gerekir. Belki benim yaptığım budur.

Vizontele'deki Hakkârililer Kürtçe konuşmuyor ama...

    Evet, ilk filmde konuşmadılar. Çünkü yurtdışı gösteriminde iki altyazı
    olsun istemedim. İkincide altyazı gerektirmeyecek kadar Kürtçe
    konuşuluyor, ama şive çok koyu değil, herkesin ortak dilini konuşuyorlar.
    Doğrusunu istersen benim haddimi aşan bir şey Kürtçe film yapmak.
    Zaten mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak. İyi film yap da
    ister Kürtçe yap, ister İbranice. Kürtçe çekersin ama kötü film yaparsan
    boşunadır. Biz hele iyi film yapalım da dilini sonra düşünürüz. İyi film
    yasayı çiğnemez, yasayı değiştirir.
 
Yaptıkların, yaşadığın coğrafyaya bir borç ödeme ya da sana yaşattıklarının intikamını alma
duygusu mu?

Zirveyi kafaya koyup oraya doğru giderken böyle şeyler seni motive edebilir; "Göstereceğiz
onlara günlerini," filan diye koşabilirsin. Ama artık orta yaşlı oldum galiba; bunlardan giderek
koptuğumu düşünüyorum. Bu coğrafyaya borç ödeme hâlâ gündemdedir belki ama, intikam
peşinde değilim artık.

İlk şiir kitabın daha acıların mürekkebiyle yazılmış gibiydi. Daha kendini anlatma çabası
seziliyordu. İkincide şöhret yıllarında yazılmışlığın konforu seziliyor. Konfor, yaratıcılığı öldürüyor
mu?

O tehlikeli bir şey, ama Allah'tan hayat her zaman acı çekme potansiyeline sahip. Mesela ben
bu kabiliyetimi hiç kaybetmedim. Hayatı kendi kurtuluşundan ibaret görüyorsan ünlü olunca
acıları bitirirsin. Öyle görmüyorsan, duyarlıysan, acı arıyorsan, pencereden dışarı bak yeter.

Filmdeki devrimciler çok karikatür tipler.

Herkes kadar. İnşallah bozulmazlar. Zamanında ben de duvarlara çok yazı yazdım, ama bunu
her zaman komik buldum. Bu bir reklam çünkü ve bizim dünyamız reklama karşı. Bu 'durum
komedisi'ni ben burada kullanıyorum. Tanıdığım devrimciler, ben dahil iyi çocuklardık.
Tanımadığımız insanların mutluluğu için ölümü göze alan insanlardık. Belki karşı tarafta da
böyle insanlar vardı ama ben tanımadım. Fakat onların iyi olması, kendimle ve onlarla dalga
geçmeyeceğim anlamına gelmiyor.

ANNESİ SÜHEYLA ERDOĞAN

"Filmin kostüm danışmanıyım. Eskiden terzilik yapmıştım. Filmin bazı elbiselerini bizzat diktim.
Bir kısmı da (mesela İclal Aydın'ın giydiği), eskiden benim giydiğim kıyafetler. Kostümcüyle
birlikte çalıştık. Kestim teğelledim, terzilik yaptım. Yılmaz'la çalışmak çok güzel. Arada o dönemi,
çocukluğunu soruyor. Mesela panayırın gelişini çok iyi hatırlıyorum. Yılmaz'ı getirmiştim. Hatta
çekiliş yapmış ve bir sac kazanmıştı. Hala yufka açmakta kullanırız onu. İlk filmin düğün
sahnesinde oynadım. Burada da torunum Berfin'le küçük bir sahnede rolüm var."

BABASI NAZIM ERDOĞAN

"Beni oynatmadı bu sefer. Ondan daha yakışıklıyım diye herhalde (...!) Oysa hep beraber
yaşadık bu hayatı. Daha doğrusu beraber yaşadık, o geliştirdi.
Çekimleri izlerken hayatım bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Tabii yaşarken hiç de
bu kadar keyifli değildi. Şimdi 'Bugünleri de görecek miydik,' diye şükrediyoruz. Yılmaz çocukken
de çok komikti. Yazlık sinema hemen evimizin yanındaydı. Arkadaşları gelip Yılmaz'ı götürür,
taklit yaptırırlardı. Yılmaz Güney'i, Yılmaz Köksal'ı taklit ederdi. Oldum olası düzene muhalif bir
aileydik biz. Onun etkilerini de taşıyor."

*Milliyet gazetesi 25-09-2003 (candundar.com)