Aşıklar zamanı

Kimine göre Çingene, kimine göre Aleviliğin yayılmasında en önemli rolü üstlenmiş olan
Aşıkların torunları, onlara göre ise Balaban Aşiretinin üyeleri… Etnik köken olarak kim oldukları
tartışması hep sürse de, ten renklerinden dolayı Dersim’de “Asıq” adı verilen insanların
uğradıkları ayrımcılı belgesel film haline getirildi.

KurdishCinema / 30 Ocak 2009                               

Yıllar önce kendisini Marksist olarak tanımlayan bir Çingene ile yapmış olduğu
bir söyleşi sırasında, “Ezilenlerin, sömürülenlerin de sömürdükleri olur mu ?
Olur ! Çingeneler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, baskı gören, ezilen
halklar tarafından bir kez daha eziliyorlar” cümlesinden yola çıkan yönetmen
Caner Canerik Dersim’de yaşayan ve toplumsal yaşantımız içerisinde önemli
bir yer tutan, herkesin dolaylı olarak mağdur olduğu gizli ırkçılık meselesini “73.
Millet” adıyla belgesel film haline getirdi.

Hayatın içerisinde var olan gizli ırkçılığı özeleştirel bir şekilde aktarmayı tasarlayan Canerik,
Pülümür İlçesi Pindige ( Doğanpınar ) köyünde yaşayan “asıqların” göç etmeyip yaşamaya
devam eden 4 kişilik Kopuz ailesinin yaşantısını aktardığı film 48 dakika uzunluğunda. Filmde,
bir dönem Aleviliğin yayılmasında çok önemli bir rol üstlenen, zamanla birlikte Aşıklık ( halk
ozanlığı ) geleneğinin toplumdaki işlevini kısmen kaybetmesiyle de ekonomik sıkıntı yaşamaya
başlayan ve süreçle birlikte de ırkçı ayrımcılığa maruz kalan bir ailenin hikayesini aktarıyor.


“Aşık”lıktan “Asıq”lığa giden yol

Film, Mehmet Kopuz’un “aşıklık”
tanımlamasının nereden geldiği
konusundaki hikayeyi anlatmasıyla
başlıyor. Giriş basit ve sıradan olsa da,
onlar karma karışık bir hikayenin,çok
bilinmezli bir denklemin parçalarını
oluşturuyor. Eski sahiplerinin terk
ettikleri “eski köy” de yıkık dökük de olsa,
sahibinin ölmeden önce “ölünceye
kadar” yaşaması için kullanımlarına
açtığı bir evde  yaşıyorlar. Tüm köy halkı
ise 1993 Yılında meydana gelen
Erzincan Depreminin ardından devlet
tarafından yapılmış “deprem
konutları”nda. “Ayrımcılık” olgusunun en
somut göstergelerinden birisi olarak
kabul edebileceğimiz bu “ayrı dünyalardaki” yaşam alanları, uğradıkları haksızlığın sadece bu
güne dair olmadığı ve “bir süredir” var olduğunun da göstergesi aynı zamanda. Köylülerden
Kamer Yıldırım, Kopuz ailesiyle ilişkilerini anlatırken, “köy halkının kendilerine yardımcı
olmadıklarını ”biraz utana sıkıla “şey ettiler” gibi muğlak cümlelerle anlatıyor. Biraz açmasını
istediğimizde ise “Deprem konutları yapıldığı zaman onlara burada konut verdirmediler” gibi
ürkütücü bir cümle çıkıyor ağzından. Ancak devamını getirmesine “dışarıdan” bir müdahale ile
izin verilmiyor ve susuyor…

Bu gün kendi köylerinde uğradıkları ayrımcılıktan dolayı, 3-4 km ötedeki Bük köylülerinin verdiği
iş ve köydeki Cemevi’ne  gelen lokmalarla hayatlarını devam ettiren yurttaşlara neden “asık”
dendiği konusunda Cemevi dedelerinden olan Ali Rıza Büklü’de Mehmet Topuz’u destekler
açıklamalarda bulunuyor. Büklü, “Bunlar Asık ( Çingene ) değiller. Bunlara neden “Asık” denmiş
biliyormusun ? Dedeleri, “Aşık” ( ozan ) olduğu için eskiden “Aşıklar” deniyormuş. Ama sonra “ş”
sesi düşer ve “Asık” olarak anılmaya başlarlar. İnanç ve itikat yönünden bizden hiçbir farkları
yok. Çok güçlü inançları var” Rıza Büklü’nün tanımlamasını teyit eden bir diğer kişi ise köyün
eski muhtarı ve yine Cemevi dedelerinden olan Binali Büklü. Ancak o, Asıkların etnik kökenine
dair farklı iddiayı dile getiriyor. “ İnanç olarak bizdenler, bizim gibi değerleri olan, Hak,
Muhammet, Ali’ye inanan insanlar. Tarihi araştırmalar 12. Yüzyıl civarından Horasan’dan gelip
Malatya’ya yerleşen ve oradan Anadolu’ya dağılan bir aşiretin üyeleri olduklarını gösteriyor.
Aşiret olarak da Balaban aşiretine mensuplar. “   




























Ancak Asıkların Balaban aşiretine üyelikleri biraz tartışmalı bir durum. Çünkü, bu güne kadar
Balaban aşiretinin bu insanları mensubu olarak kabul etmedikleri, kendilerinden saymadıkları
oldukça yaygın bir iddia olarak anlatılıyor. Binali Büklü, “ Balaban Aşiretinin bir bölümü, bölgenin
ağalığını ele geçirdi ve çok zengin oldular. Diğerleri ise fakir olarak kaldı. Bu nedenle de isimleri
“asık” olarak anıldı” diyor.

Köylülerden Ali Doğan’ın 1980’li yıllarda tanık olduğu bir olay ise Balaban aşireti ve Asıklar
arasındaki uçurumu ve ayrımı çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. “ O dönemlerde
Asıklardan bir genç gitti ve Balaban Aşiretinin üyesi bir kızı evlenmek için kaçırdı. Ancak, kızın
babası gitti ve kızını geri getirdi, sonra da öldürdü. Neden öldürdü ? Çünkü, o dönemler bu gün
töre cinayeti olarak bilinen ayrımcılık bizde de vardı ve kız aşık ile evlenecek diye kabullenmedi.
Sonra da gitti 5 yıl hapis yattı ve af ile birlikte çıktı“

Bu konuda elbette ki uğradıkları ayrımcılığın genel olduğunu ve tüm halkın asıqlara yönelik ırkçı
tutumlar içerisinde olduklarını iddia etmek imkansız. Alevilik gibi 73 Milleti bir tutan bir yaşam
felsefesini benimsemiş insanlar arasında ayrımcılık yapanlar çıksa da, biraz sonra hikayenin
devam eden bölümünde okuyacağınız gibi, ayrımcılık yapmayan ve buna karşı çıkan insanlarda
mevcut. Ancak, köyde yaptığımız söyleşilerde çok net, bariz ırkçı yaklaşımlara sahip olanlara da
rastlıyoruz. Köyün en eski ailelerinden birisine mensup olan Hıdır Mendi, söyleşisinde sert bir
ses tonuyla aralarına açık etnik ayrım bir mesafesini koymaktan çekinmiyor. “Onlara ‘gezici’
diyorlar, Asık daha, çingene yani. Onların soyu çingene Geldiler yerleştiler köyde çobanlık falan
yaptılar. Burada kaldılar şimdi buradan köyden gitmek istemiyorlar. Onların aslı çingene…
Onların bizimle bir ilgisi yok. Hayır, hayır hayır! Onların bizimle bir ilgisi yok. Alevilerle hiçbir
alakası yok “

Hıdır Mendi’nin bu ağır ithamına her iki Cemevi dedesi de katılmıyor. A. Rıza Büklü, bu gün
fakirlikten dolayı çalışmak zorunda kaldıklarını ve ibadetlere fazla katılamadıklarını, ancak
inançlarının gücü konusunda rahatlıkla güvence verebileceğini belirtirken, Binali Büklü,
“ Onların da Pirleri, Rehberleri ve Mürşitleri var. Onlarda bizim yolumuzu, Ehli Beyt yolunda
yürüyorlar. 12 İmam oruçlarını, Hızır oruçlarını tutuyorlar. Cemevine ibadete geliyorlar. Eskiden
geliyorlardı, tanrı yolu için sadaka da topluyorlardı. Şimdi çok toplamıyorlar. İnançlılar. Biz
pirlerine karşı çok saygılılar, inançlılar, itikatlarını devam ettiriyorlar.”

Göçerlikten Yerleşik Hayata !



















Bu gün, “Asık” olarak tanımlanan insanların Alevilikteki Aşık – ozan- anlayışıyla ne kadar ilişkili
oldukları, aşıklıklarında Aleviliğin ne kadar yer tuttuğu konusunda net bir bilgi maalesef mevcut
değil. Dinsel aidiyatları ve meslek olarak ozanlığı seçmiş olmaları bu bağlamda rol üstlendikleri
sonucuna götürüyor bizi. Bu tezi destekleyen en önemli unsurlardan bir başkası ise “gezici”
olmaları ve yerleşik düzeni benimsememeleri. Zayıf bir bağ da olsa, geçmiş dönemlerde halk
ozanlığı yapan kişilerin yaşam şekliyle örtüşmesi bağlamında önem taşıyan unsurlardan birisi.
Bu gün Pülümür’ün bir dağ köyünde yaşayan Kopuz ailesi de, uzun yıllar göçebe olarak
yaşadıktan sonra 40 Yıl kadar önce yerleşik hayata geçtikleri ancak toprak sahibi olmadıkları
için farklı köyler arasında dolaştıkları bir gerçek.

Bu gün yaşadıklarının aksine, ilk yerleştikleri zamanlarda halkın kendilerine yönelik olumlu tavrı
biraz rahatlamalarını sağlamış. Bunun karşılığında elbette ki, köyün “yedek işgücü” olarak
tanımlayabileceğimiz bir şekilde, tüm çalışmalarına sembolik ücretler ve bağışlar, karşılıklı
dayanışma temelinde katılmışlar.

Bir kaşığı bile paylaşıp birlikte yemek yiyen insanlar olduğu kadar, onları farklı gören ve evlerine
hiç gitmemiş, hatır için bir kez geçerken uğrayıp çayını içmiş olanlar kadar “Onlar da kendilerini
kötü hissetmesinler” diye yapılan ziyaretler devam etmiş. Renkli kişilikleri ve dünyaya hep pozitif
bakıp, hiçbir şeyi dert etmeyen insanların bu tavrı en çok gençler arasında rağbet görür. Ne yazık
ki, mutlu günler uzun sürmez ve gençlerin bu ziyaretleri bir süre sonra bedeli ağır olacak bir
olaya sebep olur. Mehmet Kopuz anlatıyor :

“Bunlarda – çocuklar- burada büyüyüp yetiştiler. Burada çocuklar, -köy çocuklarıyla- şakalaşıp
birlikte oynuyorlardı. Sonra ne olduysa Tanrı bunlara küstü. Ne olduysa bu bizim soframızda
yemek yerken benim oğluma saldırdı. Benim oğluma saldırınca, benim oğlum da “Biz
komşuyuz, birbirimizin kalbini kırmayalım. Yapmayın, biz burada kardeşiz, Biz burada komşuyuz.
Olmaz ! Durun kardeşim !” Çocuk ne kadar ısrar etse de “Hayır!”  Kendilerini büyük görüyorlar,
kasılıyorlar falan . Oğlum da bir tane vurdu ona. Buradan aşağı yuvarlandı. Taş falan alıp attı
oğluma. Ne bardağım, ne tabağım kaldı ne başka bir şeyim sağlam kaldı. Baktım ki; hayır,
olacak gibi değil ! Karakolu arayayım dedim. Oğlum da bana kızdı. “Hayır baba” dedi. “Şikayet
falan yok” dedi. “Biz bugün iki kardeşiz. İki kardeş dövüşür ve iki gün araya girmez yine barışırlar.
Sen bir şey görmedin, bir şey duymadın”  

Bu kavgayla birlikte ise bu güne kadar hiç karşılaşmadıkları, görmedikleri, belki de görüp de
içlerine attıkları bir gerçeklikle, ırkçılıkla karşı karşıya kalırlar. Basit bir olay büyütülür ve tüm köyü
onlara karşı etnik ayrımcılığa götüren kampanyaya dönüşür. Doğanpınar köyünde yaşayan bir
tek “Milletvekili” hariç insanlardan imza toplar ve ailenin köyden atılması için önce Pülümür
Kaymakamlığına, ardından ise güvenlikten sorumlu olan Jandarma Yüzbaşı’ya imzaları
götürürler. Ancak bu talepleri muhtarın onayı, imzası olmadığı gerekçesiyle red edilir. Dönemin
muhtarı olan Binali Büklü o günleri anlatırken bu insanların “Asık” oldukları için köylüler
tarafından istenmediklerinin kendilerine açık açık söylendiğini, ancak kendisinin
“Bunlarda bizden, bunlar da insan. Onlar da Tanrı, Muhammet ve Ali yoluna hizmet ediyorlar.
Onlar da Ehli Beyt’e hizmet ediyorlar. Neden aramızdan çıkartalım ki onları” ısrarıyla bu
isteklerinin gerçekleşmediğini söylüyor. Görüştüğümüz köylülerin hiç birisi böyle bir olayın
olmadığını, imza toplanmadığını, kendilerinin imza vermediklerini iddia ettiler. Aslında, bu inkara
rağmen, “Evlerine ne zaman gittiniz, komşularınızın çayını en son ne zaman içtiniz ? ” gibi
sorulara verilen yanıtlar bir anlamda tüm köyün kavgayı bahane ederek adeta ambargo
uyguladıkları, iş yaptırmak, çalıştırmak haricinde aileyle muhatap olmadıklarını açıkça ortaya
koyuyor. Çok aleni bir şekilde “Onlar pistir. Onların hiçbir şeyi yenilmez ki ? Ben onların evine hiç
gitmedim, gitmemde !” yada “İşimiz düşerse gidiyoruz. Düşmezse neden gidelim ki ? Zaten
yolda karşılaşınca konuşuyoruz ” yanıtından, “Yok hiç gitmedim çünkü bacaklarım ağrıyor. Aşağı
mahalleye inemiyorum” gibi on yıllardır birlikte yaşadıkları köylülerine neden gitmediklerini
açıklamaları elbette ki farklı bir anlam çağrıştırıyor.

Uğradıkları bu ayrımcık kuşkusuz ki en çok Mehmet Kopuz’u etkiliyor. Yıllardır içerisinde
yaşadıkları, sofralarını açtıkları insanların hepsinin kendilerine karşı tavır koymalarını
anlamakta, anlamlandırmakta zorlanıyor. Önce tanrı, ardından ise Bük halkının kendilerine
verdikleri desteğin altını çiziyor.

Nasıl benim zoruma gitmesin ki ? Şimdi sen olsan senin zoruna gitmez mi ? Eğer ki sen olsan,
senin zoruna gitmez mi ? Ama yine de ben insanlıkta ısrarlıyım. Kötülük istemiyorum. Üç tane
çocuğum var sadece. O birisini sayma, iki tane. O birisi, uzak memleketlerde, İstanbul’da… Bu
ikisini alıp kimin karşısına çıkayım ? Sen kendin söyle. Bunlarla kime karşı çıkabilirim ? Başka
kimim var. Nasıl ki demişler “Dalım yok, budağım yok bir Allah’tan başka.” Yalnızca Allah’tan
başka, evliyalardan başka. Umudu onlardan kesmem. Bundan başka da umudum yok zaten.”

Öte yandan Canerik'in "
Pirdesur" adlı belgeseli 12 - 22 Mart 2009 tarihleri arasında
gerçekleştirilecek olan 20. Ankara Uluslararası Film Festivali'inde Ulusal Belgesel Film
Kategorisinde gösterilecek. Yönetmen şu an "
Rae Haqi" -Tanrının yolu- adlı bir belgesel
üzerinde çalışmakta.

daha fazla bilgi için: www.pirdesur.com
Makaleler

Politika ve sinema,
maskeli bir deneme:
Bahoz / Kamuran Çakır

Gitmek ve bir Türk kızı bir
Kürde aşık olursa /
Müjde Arslan

Dizi dizi şovenizm / Ömer
Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema

Bir kuşağı anlamak /
Ewrehmun Baydemir

Bahoz Fırtına üzerine /
İsmail Beçikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması /
Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik Sineması
/
Kamuran Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Hüseyin Karabey'in
'Gitmek' filmi gösterime
giriyor

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Belçim Bilgin'le röportaj:
Kürt
değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>