KurdishCinema

Çarpıcı bir belgesel; Can Baz

Devrim Kılıç – Melbourne – 18 Şubat 2007

    Genç yönetmen Özay Şahin’in İstanbul’da yaşamakta olan
    Konyalı tinerci Kürt çocuğun ve sokaklarda müzik yapan
    Grup Siya Siyabend üyesi gençlerin hayatını işlediği
    belgeseli çarpıcı kurgusu, sarsıcı çekimleri ve konuya
    cesur yaklaşımıyla oldukça ilgi çekici. İlk izlediğim andan
    beri aklımdan çıkmayan etkileyici bir belgesel Can Baz.
    Belgeselde yansıtılan ve işlenen yaşamlar o kadar
    dramatik, etkileyici ve gerçekçi ki uzun süre filmi ikinci defa
    izleme cesaretini bile kendimde bulamadım. Daha da
    önemlisi Özay Şahin bu yaşamları öyle “rahatsız edici” ve
    seyircilerin gözüne sokmak istercesine işliyor ki Can Baz’ı
    izleyip de etkilenmemek mümkün değil.

                                                            Can Baz belgeseli daha önce Türkiye, Amerika,
                                                            İspanya, İngiltere ve Almanya’da çeşitli festivalllere katıldı ve
Almanya çapında sinemalarda gösterime girdi. Filmle ve yönetmeni Özay Şahin’le ilgili
gazetelerde çıkan yazıları okuduğumda Can Baz belgeselinin niçin bu kadar sıradışı ve çarpıcı
olduğunu da anladım hemencecik. Cevap yönetmenin yaşam tarzında gizliydi. Almanya’da
yaşamakta olan Dersimli doğumlu Kürt yönetmen Özay Şahin’in insani duyarlılığı ve ülke
sevgisi olduğu gibi belgeseline de yansımış.   

Özay Şahin’in 2004/2005 yıllarinda mini DV kamerayla çektiği ‘Can Baz’ belgeseli 75 dakikalık.
Özay belgesel çekebilmek için çekimler öncesi ve sırasında Hasan, Dede Murat ve Hemo
Ahmet’le beraber yaşamış bir süreliğine. Belgeselin orjinal dili Türkçe ve Kürtçe’nin Dımılki
lehçesi. Senaryosunu da Şahin’in yazdığı belgeselde görüntü yönetmenliğini Micah Magee,
kurguyu Özay Sahin, Silace Amaro ve Andi Widmer üstlenmiş. Belgeselin müzikleri ise Grup
Siya Siyabend ile Ali Çıtak ve Barış Doğanay’a ait.  

Sokaklardaki dramlar

Oldukça gerçekçi ve çarpıcı bir belgesel çalışması olan
‘Can Baz’, İstanbul’da sokak müziği yapan Siya Siyabend
müzik grubu ve 16 yaşındaki sokak çocuğu Hasan'ın
yaşamına odaklanıyor. Belgeselin en çarpıcı yanı ise Siya
Siyabend müzik grubunun sokak çocuklarıyla ilişkisi. Siya
Siyaben müzik grubu üyesi Dede Murat ve Hemo Ahmet
memleketleri Dersim’den İstanbul’a üniversite eğitimlerini
sürdürmek için gelmişlerdir ama yaşam onları sokaklarda müzik yapmaya iter. Her iki müzisyen
de yönetmen Şahin’in arkadaşları. Özay Şahin grubun konserleri sırasında kimi zaman
jonglörlük de yapmış. Ama belgeselin en dramatik karekteri ise 16 yaşındaki tiner bağımlısı
Hasan. ‘Can Baz’ belgeseli kimi noktalarda Dersim’e de dönüyor ve böylece İstanbul’da
sokaklara yaşayan gençlerin yaşamı daha dramatik bir boyut kazanıyor.

Belgeselin önemli bir bölümü sokaklarda ve sokak çocuklarıyla geçiyor nerdeyse. Bazı
görüntülerse gece çekimleri. İstanbul karışıklığı ve sokaklardaki yaşam gecenin gözünden
yansıtılıyor. Siya Siyabend müzik grubunun üyeleri arasındaki konuşmalarda bol bol küfürleşme
var. Ana avrat küfürleşmelerin perdeye/ ekrana yansımasına alışık olmayan izleyiciler için filmi
sonuna kadar izlemek bile zor olabilir. Şahin neredeyse sürekli olarak izleyiciyi oturduğu koltukta
“rahatsız etme”, düşündürme, sorgulatma ve gerçeklerle yüzleşmeye zorluyor. Hem de bunu
sınır tanımadan, izleyicilerin “sabrını” neredeyse hesaba katmadan yapıyor. Ve böyle yaparak iyi
de yapıyor aslında.

Seyirciye rahat nefes yok

Belgeselin en çarpıcı yanı seyirciye “tersten” oynaması; yönetmen böyle dramatik bir olayı
işlerken filmi izleyenlerin bir saniye bile olsa rahat bir nefes almasına olanak vermiyor. Uzun bir
süre konuyu anlamakta bile zorluk çekiyorsunuz. Oldukça hareketli olan kamera, özellikle
İstanbul’daki çekimlerde, zaten başınızı döndürmeye yetiyor. İlk izlediğimde kameranın çok
hareketli ve hatta gereğinden de hareketli, sahneler arasındaki bazı geçişlerde ise bağlantısızlık
olduğunu düşündüm. Ama yönetmenin bütün bunları bilerek yaptığını da hissettim. İzleyiciyi
rahatlatan, koltuğunda uyutan, güldüren ve günlük hayatın keşmekeşliğinden çekip alan “klasik”
filmlere ve didaktik, sürekli anlatıma dayalı belgesellere alışan ortalama sinema izleyicisinin
seveceği bir film değil Can Baz. Belki bazı izleyiciler Can Baz’dan bir anlam bile
çıkaramayabilirler. Ama işte Özay’ın belgeselinin çarpıcılığı ve hatta “devrimciliği” de burada
bence. Can Baz sizi günlük hayatın rutininden sıyırıp almıyor tam tersine sizi oraya itmeye,
günlük hayatta görmediğiniz, göremediğiniz veya görmezden geldiğiniz acı ve dramatik
gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyor.

Belgesel İstanbul’da Hasan ve Dede Murat’ın bir duvar dibinde otururkenki görüntüleriyle
başlıyor. Kamera yan açidan hareketli olarak çekim yapıyor. İlk görüntüler bile acaba kurgu
yapılmamış mı hissi uyandırıyor. Sonra Hasan belgeselin ses kayıtçısı ile gözüküyor, başında
kulaklık olduğu halde ses kayıt denemesı yapmaktalar. Hasan konuşuyor; “Ben bu ülkenin
başbakanıyım…”

Ve sonra mehter takımı ekranda beliriyor, marşlar eşliğinde yürüyüşe geçilmiş. İstanbul’un fethi
kutlamalarından dolayı her taraf Türk bayraklarıyla kaplı. Ve filmin ismi beliriyor ekranda; “Can
Baz; Kendi yaşamıyla oynayan…” Ve bir yazı daha “Hasan Işık ve Siya Siyabend için bir film”. -
Her ne kadar film Siya Siyabend grubu ve Hasan Işık için yapılmış olsa da belgesel daha çok
Dersimli iki Kürt genci, Dede Murat ve Hemo Ahmet ile Konya Kürtleri’nden olan 16 yaşındaki
tinerci Hasan üzerinde yoğunlaşıyor.-

Ardından Dede Murat elinde şarap şişesi içki içerken görülüyor. Grup konser verme hazırlığında.
Arka planda Siya Siyabend grubunun yaptığı rock tarzı müzik duyuluyor. Kıyafeterinden,
saçlarından ve yaptıkları müzikten grubun “sıra dışı” olduğu hemen göze çarpıyor.

Yansıttığı öznelerin gözü olan kamera

    Siya Siyabend’in konseri sürerken Hasan
    çocuklar içinde tiner çekmekteyken belirir.
    Kamera müzik grubu üyeleri ve sokak
    çocuklarını öyle düzensiz ve hızlıca tarıyor ki
    bu esnada yine yönetmen montaj-kurgu
    yapmayı unutmuş mu diye soruyor insan.
    Daha öncede belirttiğim gibi belgeselde
    kamera açıları ve çerçeveleme çok
    değişken, kamera sürekli hareket içinde.
    Çekimler kimi zaman çok dağınık ve hatta
    ham duruyor. Ama kameranın böyle
    hareketli ve çercevelemenin böyle değisken
    olması filmin en güzel ve başarılı yanı
    bence. Şahin kamerayı sokak çocuklarının
yerine koymuş oluyor böylece, bu nedenle belgeseldeki sokak çocuklarının yaşamlarını sokak
çocuklarının gözünden hareketli ve bol sallantılı görüntüler eşliğinde izliyoruz. Yani kamera
burda izleyicinin veya yönetmenin gözü olan bir araç değildir artık, filme konu olan nesnelerin ve
öznelerin gözünden o nesneleri ve özneleri yansıtır. Ki bu da sinemasal olarak çok denenen bir
yöntem olmamasına karşın Özay’ın farklılığını ve başarısını gösterir. Bu film kamera kullanımıyla
adından çok söz ettirecektir. Şimdiden filmin dünya çapında bazı üniversitelerde ders konusu
olarak işlenmek üzere seçildiğini hatırlatmakta yarar var bu anlamda. Örneğin bir evin terasında
uçurtma yapmaya çalışan Dede Murat ve arkadaşları gözükür bir sahnede ve kamera çekim
yaparken bir genç elindeki tuğlayı kamera gibi tutarak kameramana bakmaktadır. İşte bu
sahnede belgesel bize insanları o tuğla deliğinden gösterir, yani onların gözü olur kamera
yine…İyi düşünülmüş, çarpıcı ve güzel bir çekim bu bence. Tabi sadece kamera kullanımı ile
değil, öyküsel ve görüntüsel kurgulamasıyla da etkilileyici Can Baz.

Hayal kurmuyorum

Belgeselin en duygusal ve dramatik sahneleri
Hasan ve Dede Murat ile yapılan röportajlardaki
anlatımlar sırasında yaşanıyor. Hasan kaç
yaşında olduğunu, haftanın hangi gününde veya
yılın hangi ayında olunduğunu, ailesinin nerede
olduğunu bilmemektedir. Umursamamaktadır,
çünkü köklerinden koparmıştır hayat onu.
Yönetmen Özay soruyor Hasan’a, “Hiç hayalin
var mi?” Yanıt yürek paralayıcı cinsten; “Hayal
kurmuyorum”. Yönetmenin soruyu yinelemesi
üzerine ise “Kuruyorum ama anlatmam” diyor.

Dede Murat ve Hemo Ahmet Dersim’deki hayatlarını anlatırlarken Dersim görüntüleri girer araya
Türkçe ve Zazaca konuşmalarla. Dağlık Dersim toprağı, ve yüzleri toprağı kadar acı dolu Dersim
insanları belirir gözlerimizin önünde. Orta yaşlı bir köylü Murat ve Ahmet’in köyü olan ve ünlü
Kureyşan aşiretinin çıkış noktası olan “Dewroş”u göstermektedir. Oradaki bir başkası “Mahmudi
Hayrani bizim ocağımızdır” der ve böylece Dersim’in bitmek bilmeyen söylenceleri tekrarlanır
ekranda. Hemen arkasından ekranda İngilizce olarak yazılmış Kureyşan aşireti ve Düzgün Baba
hakkında bilgiler akar. Böylece yönetmen izleyiciyi daha kapsamlı olarak bilgilendirmiş oluyor
Dersim efsaneleri hakkında. Düzgün baba söylencesi anlatılırken kamera kayalıkların
arasındaki belli belirsiz bir ize odaklanır. Ayak izi olduğu söylenen bu küçük çukurun Düzgün
Baba’nın ayak izleri olduğuna inanılmaktadır çünkü.Bu görüntüler ve açıklama yazıları Dersimli
iki gencin nereden nereye sürüklendiklerini daha da iyi anlamamızı sağlıyor. Bu tür alt yazılar
belgeselin ilerleyen bölümlerinde bir daha karşımıza çıkıyor zaten.

Mazlum sabunları

Belgeselin bazı yerlerinde kurgulamalar da var. Mesela Dede Murat İstanbul sokaklarında
omuzunda müzik çalarla yürümekteyken kamera arkadan onu takip ediyor. Öyleki Dede Murat’ın
yürüyüşü bana Amerika’da omuzlarında müzik çalarlarla yürüyüp dans eden zencileri hatırlattı
biran. Bir başka sahnede ise Dersim’den görüntüler sırasında bir genç kız belirir ekranda.
Çeşmeye gitmekte olan kız “Mazlum sabunu getir bana” der ve üstünde “Mazlum sabunları”
yazan yeşil sabunla saçlarını yıkamaya başlar. Ve sonra şampuan reklamlarıyla dalga geçerek
şöyle der; “Mazlum sabunları”. Hayatla dalga geçiyor Şahin bu sahnede, Almanya’da veya büyük
şehirlerde karşılaştığı yaşamlarla Dersim köylülerinin yaşamları çok farklı ve şaşırtıcıdır çünkü.
Ve Şahin bu sabun reklamı oyunuyla çok anlamlı bir anlamda sür-realist bir espiri yapmış olur.
Sür-realist imgeleme sadece sabunla da sınırlı değil Can Baz’da. İstanbul’da Hasan’ın
uçurtmaya çalıştığı uçurtma, Siya Siyabend üyesi Bizon’un su vermeye çalıştığı yavru martı ve
Dersim görüntüleri sırasında köylü kadının pişirmek için hazırladığı keçi kafası. Bütün bu
sahnelerde bahsettiğim figürler birçok çağrışımlara neden olmakta ve belgeselin
kahramanlarının dramatic yaşamlarını daha da anlamlandırmakta…  

    Kimi noktalarda Dersim görüntüleri belgeselin bütününden
    kopuk gibi gözüküyor. Dersim görüntüleri Dede Murat ve
    Hemo Ahmet’in geldikleri bögeyi ve kültürü tanıtmanın yanı
    sıra kendisi de o topraklarda doğmuş yönetmenin Dersim’
    e olan tutkusunu ve özlemini de yansıtıyor belkide.

                                                       En çarpıcı diyalogları ise İstanbul’da başından geçenleri anlatan
Dede Murat’ın anlatımları sırasında geçiyor. Üniversite hayatı sırasında karşılaştığı işkenceleri
anlatan Murat şöyle diyor; “Bir insan kendinde devrimi yaşamıyorsa ben devrimciyim demekle
devrimci olmuyor. Bunu öğrendim. Benim kişisel devrimimi yaşamam gerekiyor, bu beni
kurtardı.” Murat’ın bu sözleri ve belgesel boyunca ekranda yansıtan görüntüleri bir araya
getirildiğinde kendinde yaşadığı ‘devrim’ daha doğrusu dram daha da dramatikleşiyor ve
insanın içini acıtıyor.

Özay’la Dede Murat arasında başka bir sahnede geçen şu diyalog da oldukça dikkat çekici;

Dede Murat; İkinci bir kurtuluş savaşının başlaması gerek.

Özay; Neye karşı?

Dede Murat; Globalizm denilen köye karşı. Kendi kendine yeten bir ekonomi gerek. Plastiği
reddetmek gerekiyor. Tunceli’de gerilla mücadelesi yerine plastiğe karşı mücadele edilse o
askerler orda dayanamazlar, terkederler orayı”.

Sürekli içkili ve kullandığı tinerden dolayı ‘kafası hoş’ olan Dede Murat’ın bu “devrimci”
çözümlemeleri üzerinde başta Dersimliler olmak üzere bütün Kürtler düşünmeli bence.
Tezlerinin içeriğinden bahsetmiyorum tabiki gençlerimizin ne hale düştüğünü görmemiz ve bu
durumu sorgulamamız anlamında bir düşünmeden bahsediyorum. Çünkü binlerce Hasan,
Dede Murat ve Hemo Ahmet var sokaklara mahkum olmuş. Özay belgeseliyle böyle bir
“düşünme” sürecini başlatiyor çünkü. Siya Siyabend üyeleri sokakta müzik yapmakla beraber
felsefi bir tutumun da sahibidirler. Örneğin bir sahnede grub üyesi Bizon ve Dede Murat Haydar
Yalçınoğlu’nun ‘Hallac-ı Mansur’ kitabından bir bölüm okurlar. Hallac-ı Mansur mahkemede
kadılara karşı savunma yapmaktadır. Grup üyelerinin kitabın bu bölümünü zar zor da olsa
okurkenki tutkuları dikkat çekici. Ama hemen arkasında birbirleriyle küfürleşmeye ve kavga
etmeye başlar ikili, belli belirsiz bir nedenden dolayı. Yaptıkları müziklerdeki sözlerde oldukça
anlamlı.

“Bir yanımız erozyonda gidiyor
bir yanımız Hakkari’de yanıyor
bir yanımız Beyoğlu’nda bali çekiyor`.

Can Baz hakkında yazacak çok şey var aslında ama kısaca söylemek gerekirse; Can Baz
belgeseli sıra dışı bir yönetmenin görmek istemediğimiz, sırtımızı döndüğümüz olgulara
gerçekçi ve bir bakıma “devrimci” bakışının yansıması. Hem işlediği konu açısından hem de
konuyu işleme biçimi, -kamera kullanımı, müzik, kurgulama ve diyalogları anlamında-,
açısından çarpıcı bir film. Ve sinematik açıdan Özay Şahin’in gelecekte daha da güzel
çalışmalara imza atacağının da habercisi.

* Filmle ilgili daha fazla bilgi almak için www.can-baz.de adresini ziyaret ediniz.

* email: kurdishcinema@hotmail.com

Devrim Kilic'in tüm yazilari:

1-Kültürel onyargilarin elestirisi ve sevginin kutsanmasi
2-Carpici bir belgesel: Can Baz
3-Kürt film festivalleri
4- Si u Ba: Ruya mi gercektir gercek mi ruya?
5- Türk sinemasind Kurtler
6- Kürt filmini nasil tanimlamali?
7- Yılmaz Güney'in Kürtlüğü
8- Kürt sineması ve Bahman Ghobadi
9- Dünyalar Arasında