Dol filmi: Güzel bir konunun kötü anlatımı

KurdishCinema.com - 1 Ağustos 2007

Devrim Kılıç - Melbourne

İlk kez Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen 57.
Berlinale film festivalinde gösterilen Hıner Saleem’in “Dol”
filmini bugün Avusturalya’nın Melbourne kentinde
Melbourne Uluslararası Film Festivali kapsamında izleme
imkanı buldum.

Fransa’da yaşayan Kürt yönetmen Hıner Saleem’in Dol’u
90 dakikalık dramatik bir film. Kürdistan’ın
bölünmüşlüğüne ve sınırın farklı taraflarında yaşayan
Kürtler’in dramının aynılığına işaret eden Dol filmi üç parçada yaşayan Kürtler’in yaşamından
kesitler sunuyor. Ama hemen belirtelim ki film özelllikle mizansen ve anlatım tekniği açısından
sınıfta kalıyor. Tarz olarak Hıner Saleem’in bir önceki filmi Sıfır Kilometre’yi andıran Dol konu
olarak ise Bahman Ghobadi’nin filmlerini anımsatıyor. Bir parça yol filmi de olan Dol’da olaylar
Kürdistan’ın üç bölgesinde geçiyor. Donuk çekimler, zorlama ve aşırı tekrarlanan kamera açıları
ile çerçeveleme sorunları filmin ilgi çekici konusunu da boğuyor.

    Kürtçe’de tambur veya vadi anlamına gelen ve bu nedenle adı “Tambur
    Vadisi” olarak da geçen Dol’un konusunu kısaca anlatmak gerekirse; film
    Şırnak’ın Ballıova Köyü’nde başlıyor. Dağlara askerlerce resmedilen Türk
    bayrağı ve “Ne mutlu Türküm diyene” yasısı hemen göze çarpıyor. Nazmi
    Kırık’ın oynadığı Azad Nazenin adlı genç bir kıza vurgundur. Köy yakınında
    bulunan karakola gerillaların yaptığı saldırı sonrası gözaltına alınan Azad
ve birkaç köylü Türk askerleri tarafından işkence görür. Bölgeye yeni gelen karakol komutanı
oldukça serttir ve Kürtçe’ye tahammül edememektedir. Azad ve Nazenin’nin düğünü sırasında
Cıwan Haco tarafından seslendirilen Kürtçe müziği durduran ve Kürtçeyi aşağılayan komutana
düğün sahipleri müdahale eder. Ve ortalık bir anda savaş alanına döner. Bu hengamede Azad
karakol komutanını yaralar ve geride nişanlısı Nazenin’i bırakarak Güney Kürdistan’a geçer.
Azad burada Çeto, Jekafta ve Taman ile tanışır. Abdullah Keskin’in canlandırdığı Çeto bir toplu
mezara gömüldüğünü öğrendiği kız kardesinin cesedinin peşindedir. Belçin Bilgin’in oynadığı
Taman ise Azad’ın kaderini paylaşmaktadır, nişanlısıyla evlenmek isterken bombardıman
sonucu düğünü yarıda kalmıştır. Jekafta (sanatçı Rojin’in oynadığı karekter) ise filmin en
dramatik kişisi. Küçük yaşta ailesinden kopan Jekefta Saddam’ın askerleri tarafından defalarca
tecavüze uğramıştır. Azad Taman ile birlikte İran Kürdistan’ına geçer ve oradaki Kürt güçlerine
katılır. Ama Nazenin’i alıp dağlara götürmek üzere köyüne geri döndüğünde askerlerin
pususuna düşer ve köy meydanında Nazenin’le beraber vurulur. Filmin sonunda gökyüzüne
yükselen balonun üstünde ise “Ne mutlu Türküm diyene” yazmaktadır.

Mizansen sorunlu

Hıner Saleem’in son iki filmi Sıfır Kilometre ve Dol anlatım açısından eksiklik, yanlışlık veya
sıkıcı tekrarlarla dolu. Yönetmen özellikle Dol’da az diyalog çok görüntü espirisi ile yola çıkmış
olsa da var olan görüntülerin dağ ve vadi görüntüsü dışında çok etkileyici olduğunu ve “diyaloga”
gerek yok dedirtecek cinsten olmadığını söylemeliyim. Filmde sinemanın temeli olan ‘hareket’
neredeyse yok. Hareketi sadece hareketli görüntü olarak da algılamamak gerek tabi. Durgun
veya görece az hareketli sahnelerde de duygu ve düşünceler aktarılabilir ve seyirci farklı
noktalara sürüklenebilir. Ama Saleem’in Dol filminde (Sıfır Kilometre’de de aynı durum
sözkonusu) özellikle görüntüde derinlik sağlama adına yapılan sahne düzenleri oldukça banal,
sıkıcı ve birbirinin tekrarı. Görüntü çerçevesinin içi genel olarak şöyle: Önde bir oyuncu ve onun
arkasında geride sağda ve solda iki kişi. Veya öndeki kişiden geride ve farklı açılarda bir veya iki
kişi. Saleem bu sahnelemeyi o kadar çok tekrarlıyor ki insan acaba yönetmen bu konuda fazla
bir bilgiye sahip değil mi diye düşünüyor. Bunu üstüne oyuncuların kötü yönetimi ve kötü
oyunculuk da eklenince Dol filmi başından sonuna işlediği o güzelim konuyu boğan bir hal
alıyor. Örnegin bir sahnede Çeto, Jekefta, Çeto’nun babası ve Çeto’nun arkadaşı veya kardeşi
dışarda masada oturuyor. Jekefta yanık bir klam söylemeye başlayınca önce Çeto kalkıyor
yerinden ekranın sağ ucuna doğru hareket ediyor ve ayakta uzaklara doğru bakıyor. Bir süre
sonra Çeto’nun arkadaşı veya kardeşi olan kişi yerinden kalkarak ekranın sol tarafına gidip
uzaklara bakıyor. Önde ise Çeto’nun babası ve Jekefta görünmekte. Bu ve buna benzer sahneler
filmde çokca tekrarlanıyor. Tüm oyuncular nedense derin derin ve göstere göstere uzaklara
bakıyorlar, sırtlarını kameraya dönüyorlar vesaire. Tamam bu sahnelerde Hıner Saleem böylece
alan derinliği elde ediyor ve çerçevenin her tarafını kullanmış oluyor belki ama bunu yaparken o
kadar göstere göstere ve amatörce yapıyor ki insan pes doğrusu diyor. Bir an bir tiyatro oyunu
izler hissine kapılıyorum. Tiyatro ve sinemanın aynı konuyu farklı şekillerde ve yöntemlerle
anlattığını söylememe gerek yok sanırım. Tiyatro havasını aşamayan filmler (Yılmaz Erdoğan’ın
filmleri gibi) sinemasal olarak çok da başarılı kabul edilmezler. Belki komiklikler, espiriler veya
oyunculukla böyle filmler seyirciyi hoş tutabilir ama Dol’da ne fazla komedi ne fazla eğlence ve
ne de tam olarak verilmek istenen bir dram var. Düğünler askerler ve bombalarla dağılıyor, toplu
mezarlardan kemikler çıkartılıyor ama Hıner Saleem’in tek derdi illede mizansen ve alan
derinliğini yakalamak gibi duruyor. Böyle olunca da verilmek istenen dram hafifliyor. Dikkatler
dağılıyor.
























Fotoğraf ve sinema

Fotoğraf karesi gibi görüntülerle de bir film pekala çok güzel ve başarılı olabilir. Özellikle sanat
filmlerinde durum böyledir. Hıner Saleem’in fotoğrafçılık eğitimi aldığını da biliyoruz. Ama kimse
kusura bakmasın vahşi ve ıssız dağ-vadi görüntüleri dışında beni içine çeken çok da fazla böyle
fotografik görüntüler yoktu filmde. Hatta Kürdistan’daki çorak dağların film boyunca seyirciye
yansıtılması psikolojik bir olumsuzluk bile yaratıyor. Bir an için Abbas Kiarostami’nin ihtihar
etmek için Tahran’ın dışında kıraç bir alanda arabasıyla gezen adamın öyküsünü anlatan “Kiraz
Tadı” filmini izler gibi oldum. Kiraz Tadı filminde doğanın ve mekanın cansız ve çekici olmayan
bir sekilde yansıtılması ne kadar filmin bütününe ve başrol oyuncusunun içinde bulunduğu
psikolojik duruma uygunsa, Dol’da Kürdistan dağlarının üstünde bir tek ağaç olmayan kıraç
arazinin ve vadilerin uzun uzadıya gösterilmesi o kadar uygunsuz ve seyirciyi filmden soğutan bir
etki yaratıyor.

Fotoğraf konusuna dönersek; Nuri Bilge Ceylan, Abbas Kiarostami ve hatta Bahman Ghobadi
gibi yönetmenlerin filmlerindeki birçok sahne, görüntü bir fotoğraf karesini andırır ve bir fotoğraf
kadar etkileyicidir. Örneğin Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde de görüntü diyalogdan daha
önemlidir, İklimler ve Uzak’da olduğu gibi. Ama ne Dol’da ve ne de Sıfır Kilometre’de görüntüler
çarpıcı, içine çeken veya büyüleyen, düşündüren cinsten değil.

Dol’daki bir diğer sorunda diyalogların oldukça “askıda” kalması veya “komik” durması. Örneğin
bir askerin iki de bir de “Yahu bu sorun böyle çözülmez be kardeşim” demesi filmin değerini
neredeyse sıfırlıyor. Özelllikle filmin son sahnesinde Azad’ın köyde pusuya düşürüldüğü
sahnede bu sözünü tekrarlaması tamamen işlevsiz ve çiğ duruyor.

“Sessizlik kelimelerden daha fazlasını anlatır” ama…

Hıner Saleem kendisiyle yapılan bir röportajda Dol filminde diyalogların azlığını “Sessizlik
kelimelerden daha fazlasını anlatır” diye açıklamıştı. * Bu sözün kesinlikle doğru bir belirleme
ama yine üzülerek söylüyorum ki Dol’da ne sessizlik birşey anlatıyor ne de diyaloglar.

Konuyu işleme biçimi önemli

Böyle güzel, önemli ve ağır bir konuyu yani Kürtler’in ülkesinin bölünmüşlüğünü, farklı
parçalardaki aynı halkın evlatlarının kader birlikteliğini, devlet baskısını, toplu mezarları ve
tecavüzleri işlerken Kürt yönetmenler daha dikkatli olmalı bence. Aynı konuları işlemekle
beraber Bahman Ghobadi’nin filmlerinin her açıdan Dol’dan daha başarılı olduğu açık. Saleem’
in filminde ne tam bir gerçekçilik, ne tam bir gerçeküstücülük, ne de güzel bir dram var. Saleem
konuyu zenginleştirmek için herşeyi koymak istemiş filmine ama bunu yaparken seçtiği konuyu
ve vermek istediğini arka planda bırakmış. Örneğin Dol’daki en dramatik karekter
diyebileceğimiz Jekefta ile Bahman Ghobadi’nin Kaplumbağalar da Uçar filminde yer alan genç
kız Agrin karekteri aynı kaderi paylaşan aynı dramı yaşayan Kürt kızları. Ama Jekefta’nın dramının
ağırlığı ve kahrediciliği dev gibi olsa da onun ve dramının filmde yansıtılışı seyirciyi etkileyecek
cinsten değil. Oysa Ghobadi’nin Agrin karekterinin gözlerindeki donuk bakış bile uğradığı
tecavüzlerin genç kızda bıraktığı travmayı ve yıkımı unutulmaz bir biçimde seyircinin hafızasına
kazımıştır. Agrin ve dramatik bakışı Kürdistan’ın yaşadığı dramla özdeşleşir film boyunca ama
Dol’daki Jekefta karekterinin böyle bir etki yarattığını kim iddia edebilir? Dol filmi bize bir kez
daha gösteriyor ki bir filmin konusu ne kadar güzel, çarpıcı ve güncel olursa olsun anlatım tarzı
(yönetmenlik, oyunculuk, diyaloglar, mizansen, kurgu vs. vs.) iyi değilse başarı elde edilmesi
olanaklı değil.

Vodka Lemon çok başarılıydı

Oysa Saleem’in 2003 yapımı Vodka Lemon filmi tam anlamıyla şiirsel bir filmdi. Gerek
görüntüleri, mizanseni, ve gerekse diyalogları ile başarılı bir yapıttı. Bu nedenle olsa gerek aynı
yıl yapılan Venedik Film Festivali’nde ödüle layık görüldü. Ama aynı akıcılığı, doğallığı, güzelliği
ne Dol’da ne de Sıfır Kilometre’de bulmak imkansız. Vodka Lemon’da da sözkonusu
çerçeveleme ve sahne düzeni sözkonusuydu ama bu durum filmin tamamını etkilemeyecek
kadar az ve pürüzsüzdü. Bir başka dikkat çeken nokta ise Saleem’in Vodka Lemon filminde
başarıyla kullandığı ve oldukça çarpıcı olan surrealist imgelerin (ara sıra ortaya çıkan at
üstündeki adam ve filmin sonunda kendi kendine hareket eden piyano gibi) Dol’da etkisiz
kalması. Dol filminin son sahnesinde Azad bir köy evinin damındayken vurulur. Yaralanan Azad
oracıkta dönmeye dans etmeye başlar, koşarak gelen Nazenin’de ona katılır ve belli belirsiz
uzunca ve abartılı bir şekilde dans ederler. Karşıdaki tepede ise tüm köylüler onları izlemektedir.
Herkes bir tiyatro sahnesini izler gibi ikiliyi izler. Önce Nazenin yere düşer sonra Azad. O ana
kadar durgun duran ve açık hava tiyatrosu izler gibi bakan köylüler birden Azad ve Nazenin’in
yanına koşarlar.

Filmlerin son sahnesi önemlidir

Dol’un son sahnesi oldukça basit ve amatörce düzenlenmiş. Oyunculuk ve oyuncuların yönetimi
doğallıktan uzak. Arka planda büyük bir balon uçuruluyor ve üstündeki “Ne mutlu Türküm diyene”
yazısı yakın çekimde gösterilir. Doğrusu bir filmin son sahnesi kadar önemli bir sahne yoktur.
Son sahneyi ve son görüntüyü iyi ayarlamadığınız zaman 90 dakikalık bir filmi bir anda
sıfırlayabilirsiniz. Dol’un bir anlamda surrealist çağrışımları olan bu son sahnesi de böyle bir
durum yaratıyor. Biraz tiyatral, biraz surrealist ama tamamen etkisiz. Ölen iki Kürdün arkasından
üstünde “Ne mutlu Türküm diyene” yazılı bir balon uçurularak bir eleştiri yapılmak istenmektedir
elbette. Ama bu eleştiri bile neredeyse “çocukça” ve çok kaba bir şekilde yapılmakta ve bu
nedenle etkisini yitirmekte.

Hıner Saleem 1997 yapımı “Gelin çok
yaşa…Kürdistan’ın özgülüğü” filmi ile
Paris’te yaşayan Kürtler’in hayatını
komedi tarzında işlemişti. Ama belki de
yönetmende var olan “Fransız” veya
daha doğru bir deyimle “batı” bakış
açısından olsa gerek bu filmde
Kürtler’in yansıtılışı ve resmedilişi de
oldukça tartışmalı ve problematik bir
tarzda olmuştur. Bu yazının bir konusu
olmadığı için bu filmle ilgili fazla bir
ayrıntıya girmeyeceğim ama Saleem’in
Kürtler’i ve Kürdistan’ı filmlerinde
işlerken, yansıtırken birçok eksiklikler
taşıdığını ifade etmeliyim. Onun filmlerinde Kürtler (Vodka Lemon hariç) ne yazik ki ne Bahman
Ghobadi’nin Kürt çocukları kadar dramatik, sempatik ve hayat dolu ne de Yılmaz Güney’in ki
kadar gerçekçidirler. Dol filmi ünlü sanatçıları kadrosuna alarak biraz da Hollywood’un veya
Yeşilçam’ın yaptığı piyasa filmlerini andırıyor. Ne Cıwan Haco’nun ne de Rojin’in filme kattığı
ekstra bir anlam yok. (Cıwan Haco’nun filmde Kürtçe parçayı İngilizce söylemesi güzel bir espiri
ve eleştiri olmus gerçi.)

Müzikleri oldukça güzel olan Dol filminden öğrenilecek çok şey var, bir filmin nasıl çekilmemesi
gerektiği gibi…Yanlış anlaşılmasın bu yazıyı yazmaktaki amacım Hıner Saleem’i ve sinemasını
kötülemek değil ama eleştirinin de daha iyi üretimler için gerekli olduğunu düşünüyorum. Kürt
yönetmenler elbetteki filmlerinin kalitesini zaman içinde geliştireceklerdir.

* http://www.kurdishcinema.com/HinerSaleemRoportajMitosFilm.html

Devrim Kılıç www.kurdishcinema.com sitesinin editörü
email: kurdishcinema@hotmail.com