Dünyalar Arasında

Devrim Kılıç / Melbourne / 10 Haziran 2006

    Mültecilik, göçmenlik, gurbet, sıla...Adına ne derseniz deyin insanın
    yaşadığı topraklardan, ülkesinden ekonomik, sosyal veya siyasi
    nedenlerle kopup başka diyarlara zorunlu göçü inanılmaz derin
    yaralar açar kişinin duygu ve düşünce dünyasında. Göçmen-mülteci
    insan ikiye bölünmüş bir insandır. Gelinen topraklara, köye, şehrin
    gece ışıklarına, eski dostlara hasret büyüdükçe büyür gurbetteki
    insanın yüreğinde. Kimisi daha iyi bir yaşam için tası tarağı satıp,
    köhne bir geminin havasız dehlizlerinde atmıştır kapağı gurbete,
    kimisi hapislikten kurtulmak için Meriç nehrinde boğulma riskini de
                    Güli Doğan                         göze alarak geçmiştir sınırı. Sonrası malum milyonları bulan Kürt
nüfusu Avrupa’nın her yanına dağılmıştır, sadece Avrupa mı, Japonya, Avusturalya, Amerika, Kanada ve
hatta Afrika kıtası...

Toprağa, doğduğumuz köye çok bağımlıyız biz Kürtler, “elalem” onlu yaşlardan itibaren sırtında bir
çantayla o ülke senin bu ülke benim diyerek dünya turuna çıkmakta, gittiği her ülkede ne iş bulursa çalışıp
başka bir diyara yollanmakta; ama bizler doğduğumuz evden biraz uzaklaşsak yabancılık hissetmekteyiz.
Hem de kendi ülkesinde yıllardır mülteci-göçmen gibi yaşayan bir halk olmamıza, sayısız sürgünlere
vurulmamıza, ordan oraya kovulmamıza karşın bu böyledir. Binlerce yıldır sürgün hayatı yaşayan bir halkın
evlatları olarak göçmenliğe alışmış olmamız beklenirdi herhalde, oysa biz bülbül misali ille de “vatanım”
der dururuz; tabiki haklı olarak.

İsviçre’de yaşayan Kürt yönetmen Yusuf Yeşilöz’ün “Dünyalar Arasında”
adlı belgeseli Avusturya’da geçtiğimiz mayıs ayında yapılan bir festivalde
“en iyi belgesel” ödülü almıştı. Erzincan doğumlu ve 26 yıldır İsviçre’de
yaşayan ve İsviçre’ye başarılı bir şekilde uyum sağlayan Güli Doğan adlı
bir ‘Kürt’ kadınının öyküsünü yansıtıyor film. 54 dakikalık belgeselde
Yeşilöz, Güli’nin İsviçre’de yaşadığı sorunları ve uyum sürecini aktarırken,
göçmen insanın iki kültür arasında sıkışmasını ve yaşadığı gel-gitleri
oldukça insancıl bir tarzda işlemiş. Yeşilöz’ün filmi sinema ve
televizyonculukta belgesel sinemanın ne kadar önemli ve etkileyici
olduğunu ve Kürtler olarak belgesel sinemaya ihtiyacımızı da bizlere
hatırlatan bir eser. Filmde konu oldukça kapsamlı ele alınıyor; Güli’nin
anlatımları ağırlıkta olmakla beraber, başta çok tatlı görünümlü ve zar zor
Türkçe’yi konuşan Güli’nin annesi, akrabaları, ablası, kocası olmak üzere
İsviçre’li arkadaslarının ağzından bir mülteci olarak Güli’nin 26 yıllık
hikayesidir ekranlara yansıyan. 9 yaşında küçük bir çocukken İsviçre’ye
giden Güli, 26 yıldır köyünün hasretini çekmektedir, Yeşilöz’ün köyle ilgili                   
Yusuf Yeşilöz
sorusu karşısında döktüğü gözyaşları bu özlemini çarpıcı bir şekilde gösteriyor bizlere. Ama belgeselin en
güzel yanı Yeşilöz’ün Güli Doğan ve ailesine ait 1980’lerde çekilmiş görüntülerle, güncel görüntüleri
başarılı ve uyumlu bir şekilde birleştirmiş olması. Güli’nin köyünün görüntünleri İsviçre’de ki görüntülerle
arka arkaya geldiğinde ortaya  çok çarpıcı bir anlatım çıkmış. Baba-anne isteğiyle daha çok kücük
yaştayken amcasının oğluyla evlendirilen Güli, kısa bir süre sonra eşinden ayrılır ve tek başına yaşamaya
başlar, okulunu başarıyla bitirir ve Winterthur adlı şehirde devlete bağlı ‘kayıt bürosunda’ çalışmaya
başlar. Güli’nin yaptığı işle sevinç duyan babası arkadaşlarını kızının işyerine getirip onlara kızını gösterir
gururla. Yıllar sonra Türkiye’ye giden Güli daha önce ayrıldığı kocasıyla tekrar hayatını birleştirir ani bir
kararla. Bir yanı İsviçreli’dir Güli’nin bir yanı ise Erzincanlı. Bir yanı Alevi bir yanı Zaza. Filmde İsviçre
Almancası ağırlıkta ama içinde Türkçe ve Zazaki diyaloglar da var, ki çok dillilik bir göçmen için
kaçınılmazdır.

Güli’nin hayatı aslında bir parça tüm Kürt göçmenlerin de hayatıdır. Her insan bir dünyadır, göçmen-
mülteci kişi ise iki dünyalıdır, çogu zaman bu iki dünyaya da buzlu camların arkasından bakmak
zorundadır. Yaşadığı ülkenin dilini bilmeyen, öğrenemeyen  Kürtler yarı açık cezaevinde yaşar gurbette,
öğrenen için de dert bitmez ki. Doğduğu köyün kıraç toprakları, renkli tarlaları, dereleri ve evleri gözlerinin
önünden gitmez bir türlü. Kimi zaman uykuda, kimi zaman işte, kimi zaman televizyon başında ve kimi
zaman da arkadaş sohbetlerinde yakalar insanı bu özlem kabusu. Hep gidilmek istenen ama bir türlü
gidilemeyen, hiçbir zaman dönülemeyeceği düşünülen, “bu yaz olmazsa öbür yaz dönüyoruz” dedirten
memleket hasreti bir kanser hücresi gibi sarar vücudun her yanını. Hele bir de “yasal” engeller, “af ne
zaman çıkar acaba” beklentisiyle haberleri takip ettirten engeller varsa... Gelinen ülkeyle kurulan
bağlardan kopamama, görece iyi kazandıran işlerden elde edilen “paranın sıcak yüzü”, “buraya alıştık
artık, memlekette kimimiz kaldı ki” söylemleri... Ama illada “ölürsem beni köyüme gömün” vasiyetleri,
memlekete olan hasreti mezarda giderme umudu, memlekete olan borcu toprağın altında ödeme isteği,  
bir türlü tam ısınılamamış yaban ellerde mezarının sahibsiz kalma korkusu... Dedim ya göçmenin kafası
karışıktır, duyguları bulanıktır, ikiye bölünmüştür herşeyiyle: “Orda ne vardı ki; iş yoktu, yol yoktu, doktor
yoktu, aç açıktaydık, çocuklarımızı okutamadık” siteminin yanında “ah şimdi nenemin torağından
yeseydim, tarlada bir tuzlu ayran içseydim, şöyle bir çarşıda gezinseydim” ve hatta “ulan sivil polislerini
bile özledim” yollu iç geçirmeler vardır hep.

İşte Yeşilöz’ün belgeseli bütün bunları anımsatıyor, göndermeler yapıyor hepimizin kalbine, hatıralarına,
özlemlerine. Yeşilöz soruyor Güli’ye “Kendini ne hissediyorsun, İsviçreli’misin, Türk müsün, Kürt müsün?”
cevap pek de duymak istemediğimiz türden: “ Yüzde 80 İsviçre’liyim, yüzde 20 Türk”. Eminim şimdi filmi
izleme şansı bulan bazıları neden belgeselin Kürtçe yapılmadığından, Güli gibi “Kürt” olduğundan bile
bahsetmeyen biri yerine neden başka bir Kürt insanının konu edilmediğinden yakınacaklar. Güli’ye olan
tepkilerini belki yönetmeni eleştirerek çıkartacaklar, ama Güli’nin gerçekliği biz Kürtler’in gerçekliğidir.
Belki de görmek istemediğimiz, politiklik adına çoğu zaman es geçtiğimiz bir gerçeklik. Gerçeği görmek
cesaret ister, bir de bakış açınıza göre değişir gerçeklik. Tebrikler sayın Yeşilöz, bize bir kez daha
arasında kaldığımız dünyaları bizim gözümüzden, yüreğimizden gösterdiğin için. Her insan bir öykü, her
insan bir dünya, yeter ki bakmasını ve anlamasını bilelim. Çevrenize dikkatlice bir bakın Güli ve ailesi gibi
binlerce Kürt göreceksiniz, ama bazıları yine de “biz Türküz” diyecekler o Kürdi bakışlariyla.

kurdishcinema@hotmail.com


Devrim Kilic'in tüm yazilari:

1-Kültürel onyargilarin elestirisi ve sevginin kutsanmasi
2-Carpici bir belgesel: Can Baz
3-Kürt film festivalleri
4- Si u Ba: Ruya mi gercektir gercek mi ruya?
5- Türk sinemasind Kurtler
6- Kürt filmini nasil tanimlamali?
7- Yılmaz Güney'in Kürtlüğü
8- Kürt sineması ve Bahman Ghobadi
9- Dünyalar Arasında
KurdishCinema

Makaleler

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi
üzerine bir film

Nergisler Açmali

Ilk feminist Kürt filmi

Ilk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le
röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Kürtlerin acilari
beyazperdede

Kürt sinemasi gelisiyor

Kürt Sinemasi ve
Bahman Ghobadi

Kürt filmini nasil
tanimlamali?

Dünyalar arasında

Gül-i Zare