Bahoz destansı bir film mi? *

KurdishCinema / 18 Mart 2010                            

Devrim Kılıç

Kazım Öz’ün son uzun metrajlı filmi Bahoz
hakkında çok uzun zamandır birşeyler
yazmak istedim. Ama çeşitli nedenlerle elim
bir türlü "kaleme" varmadı. Son olarak 2009
Aralık ayında gerçekleştirilen Diyarbakır
Kürt Sinema Konferansı’na davet
edilmemesi nedeniyle Kazım Öz ve Bahoz
tekrar gündeme geldi. Birçok katılımcı haklı
olarak Öz’ün yokluğunu eleştirdi. Bu arada
internette dolaşırken Kürdistan-Post adlı
sitede Robin Welat imzasıyla yayınlanan bir
yazıda  Bahoz filminin “destansı” bir film
olduğunu belirten bir ifade okudum. Yazar
Öz'e ve Bahoz filmine getirilen sınırlamaları
ve engellemeleri haklı olarak eleştiriyordu.
Gerçekten de Kazım Öz'e karşı kendi
çevresinden bir tepki olduğunu duymuştuk.
Bu tepkinin sanatsal kaygılardan çok Robin
Welat'ın da ifade ettiği gibi “on saniyelik bir
sevişme sahnesi” üzerine oturtulması ilginc.
Tabi bu görünen veya ifade edilen “bahane”
olsa gerek. Esas tepkinin ve sınırlamaların
politik nedenlere dayandığını tahmin etmek
zor değil. Bu durumun benim de
onaylamadığım bir durum olduğunu
belirtmeliyim.

Ancak Robin Welat’ın Bahoz filminin “destansı” bir film olduğu belirlemesi üzerine geç de olsa
Bahoz hakkındaki düşüncelerimi ifade etmek istedim. Filmi 3 kez izledim ve her izlediğimde
filmde birşeylerin eksik olduğunu, beni filmin içine çekmekte eksik kaldığını hissettim. Filmin
sanatsal açıdan da, öyküleme açısından da eksiklikleri olduğunu düşünüyorum. Gerek
senaryosunda gerekse de öykü ve film kurgusunda boşluklar ve “acemilikler” olduğu aşikar.
Bahoz Türkiye üniversitelerinde 1990'lardaki yurtsever gençliğin ruh halini vermekten oldukça
uzak bir film ve gereğinden fazla uzun olduğu için kendini izlenmez kılması da cabası.
Yönetmenlik açısından da çok zayıf ve oyunculuk çoğunlukla tiyatral olmaktan öteye geçemiyor.

Bahoz Kürtlük duygusundan yoksun

Film boyunca filmin adının ima ettiği fırtınalı ortam yeterince veril(e)miyor. Filmde kısmen
mekanik hareket olsa da Bahoz iç hareketten yoksun: yani öykü kendi içinde ilerlerken yeteri
kadar ivme kazanmıyor, güzel yerleştirilmiş espiriler olmasa filmin sonunu getirmek de zor.
Filmin ağırlıklı olarak iç mekanlarda çekilmiş olması başlı başına adının ima ettiği fırtınalı
yaşamı ve dönemi yansıtmayı engelliyor. Yurtta öğrencilerin kaldığı odalar, derslikler, polis
merkezindeki hücreler MKM’nin açılışı, üniversite kantini, öğrenci evlerine ait görüntüler hep iç
mekanlara ait. Bu tür çekimlerin ağırlığı filmi akışını yavaşlatiyor, öykünün ivme kazanmasını
önlüyor ve bir noktadan sonra sıkıcı kılıyor Bahoz’u. Öyleki yurtsever öğrenciler üniversite
ortamına hapsedilmiş gibi, iki üç defa tekrarlanan özeleştiri seansları da filmi hiç çekici kılmıyor.

Kürt üniversite öğrencilerinin Kürt toplumuyla hiç mi ilişkisi yoktu, fırtınalı ortam sadece
üniversitelerde mi vardı diye sormadan edemiyorum. Oysa bu film Musa Anter’in öldürüldüğü
haberinin alınmasından sonra İstanbul’dan ve üniversite ortamından uzaklaşıp Kürdistan’a
götürebilseydi bizi çok daha etkileyici ve çekici olacaktı. İzlerken şöyle düşündüm. Filmdeki bir
grup öğrenci Ape Musa’nın cenazesine katılmak için Diyarbakır’a doğru bir yolculuğa çıksaydı ve
bu sırada engellemeler ve baskılar yansıtılsaydı ve canazeye hiç katıl(a)amasalardı çok daha
güzel olacaktı.

Bahoz filminin en büyük eksikliği tabiki filmin çekimiyle ilgili değil, film Kürtlük duygusundan
yoksun. Ben izlerken bir Kürt olarak heyecanlanamadım, Kürt ulusal mücadelesine dair
hisslerim canlanmadı. Oysa Güneyli yönetmen Hıssen Hessen Ali'nin yönetiği “Nergis Bışkivin-
Nergisler Açınca” filmi Kürt ulusal duygusunun verilmesi açısından çarpıcıdır. Konu olarak
Bahoz filmine çok yakın olan Nergisler Açınca filmi humanist yaklaşımıyla da dikkat çekiyor.

Sürükleyici değil

Öykünün akışındaki bu durgunluk ve olayların
geçtiği yerlerin çoğunlukla kapalı mekanlar
olmasının yanı sıra özellikle Cemal'in
bilinçlenmesini gösteren kitap okuma sahnesi
sinematik olmaktan çok uzak. Bu sahne
sinemanın ilk ortaya çıktığı yıllarda kabul
edilebilirdi belki ama ikibinli yıllarda çok basit
kaçıyor. Böyle bir sahne hem estetik olmamış
hem de filmi gereksiz olarak uzatmış. Bu
sahnede ne bir duygu var ne de bir hareket.
Seyirciyi etkileyen bir mizansen de yok.

Filmde karekterler çok zayıf kalıyor yani seyircinin kendini özdeşleştirebileceği kadar güçlü, aktif
, çekici ve sürükleyici bir karekter yok. Filmin etrafında döndüğü Cemal karekteri ikircikli bir
yapıya sahip ve böyle bir işlevi yok. Yine yurtsever öğrencileri örgütleyen ve liderleri
konumundaki karekter ise hiç de istenilen duyguları uyandırmıyor. Sempatik değil öyküde
kendisine verilen öncü ve lider rolünü yansıtmaktan uzak bir oyuncu seçilmiş. Kantin
koridorlarında yürürken dönüp Deniz Gezmiş ve Che Guevera posterlerine bakması ise çok
yavan kalmış. Çok sembolik ve yine sanatsal olmaktan uzak bir planlama. Aynı zamanda
verilmek istenen politik mesajı vermekten uzak bir sahne. Aynı mesaj basit bir cümleyle
verilseydi belki bu kadar göze batmazdı. Ama bir iki defa tekrarlanan sözkonusu sahne verilmek
istenenin verilmesini engelliyor.

Mesaj harcanmış

Filmdeki en başarılı ve neredeyse
sempatik karekter ise sivil polis
rolündeki Ali Sürmeli’nin canlandırdığı
karekter. Filmdeki yönetim eksikliği Ali
Sürmeli’nin oynadığı işkenceci sivil polis
karekterinin yer yer filmin ana
karekterlerinin önüne geçmesine yol
açıyor. Sempatik görünümü, usta
oyunculuğuyla ve konuşma tarzıyla
Sürmeli itici bir karekter olmaktan çıkıyor.
Filmden aklımda en çok kalan Ali
Sürmeli’nin Cemal’i sorgularken
vurgulayarak ve belirli bir aksanla
söylediği “Cemalll, Cemalll” söylemi
oldu mesela.

Filmin son sahnesi ise belliki açık bir
politik mesaj vermek için düzenlenmiş.
Feribotta görünen Cemal kararsız bir
görünüme sahip. Bu önemli bir karar
verme aşamasında olmasından
kaynaklanabilir ancak filmin başından
sonuna kadar perdeye yansıyan ve
yeterince güçlü durmayan duruşunu da pekiştiriyor. Köyden çıkarken yanına aldığı ve film
boyunca cebinde taşidığı taşı nehire fırlatması sembolik olarak güzel. Her şey yerinde güzeldir
veya herşey ait olduğu yerde yaşamalı var olmalı gibi. Son sahnede film biterken kameranın
feribotu bırakarak yükselmesi ve çorak ama heybetli dağları göstermesi az once belirttiğim açık
politik mesajı verme niyetiyle ilgili. Mesaj açık, özgürlük dağlardır! Ancak böyle bir mesajın bu
kadar kolaycı verilmesi de yine sanatsal açıdan Bahoz filminin zayıf noktası bence.

Bahoz filmi tıpkı Hıner Saleem’in Dol ve Sıfır
Kilometre filmleri gibi sinemada öykü anlatım
tarzının öykünün kendisinden daha önemli
olduğunu hatırlatıyor. Bahoz filmi, Sıfır Kilometre
ve Dol filmleri gibi güzel bir konuyu merkeze
alıyor. Ancak konunun işleniş tarzı, öykünün
anlatımı ve yalnış çekim teknikleri açısından
sınıfta kalıyor ve sonuçta anlatmak istediğini,
vermek istediğini veremiyor. Bir filmi çekici kılan
farklı öğeler vardır. Öyküde, karekterlerde ve
sahnelerdeki hareket, müzik, dram, kareklerler
arasındaki çelişki, ilişki ve gerilimler bunlardan
bazıları. Doğru çekim tekniği ve kamera açılarıyla bu çekicilik artabilir. Bahoz’u çekici en çok
çekici klan diyaloglarda bolca var olan güzel espiriler. Ama bu espiriler de bu yazının
tamamında bahsettiğim eksiklikler ve noksanlıklar yüzünden filmi iyice bir tiyatro oyunu
havasına sokuyor. Böyle güzel ve ağır bir konu bu şekilde harcanmamalıydı. İyi bir film nasıl olur
diye merak edenlere Ghobadi’nin filmlerine baklamalarını öneririm. Yine Hüseyin Karabey’in
Gitmek filmi de iyi bir örnek. Örneğin Gitmek filmi oldukça durgun bir film olmasına karşın
seyirciyi içine çekmek ve sürüklemek açısından oldukça başarılı. Neden acaba?

* 11 Mart 2010 / Melbourne
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>