Ferit Karahan'ın 'Berîya Tofanê' filmi umut verici

KurdishCinema / 17 Nisan 2010

Devrim Kılıç / 14 Nisan 2010 / Melbourne

Kürt yönetmen Ferit Karahan’ın 2009
yılı Eylül ayı sonunda askerlerce açılan
havan atışı sonucu hayatını kaybeden
Ceylan Önkol ve tüm savaş mağduru
çocuklara adadığı 'Berîya Tofanê'
(Tufandan Önce)  adlı kısa filmi çarpıcı
sinematofrafisi ile gelişmekte olan
Kürt sineması için umut verici. Karahan
çok güncel bir konuyu oldukça etkileyici
ve sorgulayıcı bir tarzda işliyor.
Görüntüler, kamera açıları, müzik
filmde güzel bir bütünsellik oluşturuyor.

Babıali basınının Kürt asimilasyonuna
bulduğu son kılıf olan ve Milliyet
gazetesinin son yıllarda başını çektiği
“Baba beni okula gönder”
kampanyasına karşıdan bir eleştiri
olan film, son sahnesiyle Kürt
yönetmenlerinin derin politik mesajlar
da verebileceğini gösteriyor. Önce
filmin politik yanına bakalım,
sonrasında sinematografisine
değineceğiz.

Film eleştirel bakış açısıyla ve
özellikle son sahnesiyle politik bir
içerik kazanıyor. Sürekli elinde taşıdığı
ve yerde sürüklediği çubukla erkek kardeşini okula götüren Zehra bir mayına basarak hayatını
kaybediyor. Bu sırada ekran kararır ve yakındaki okuldan çocukların okuduğu andın son mısrası
duyulur, “Ne mutlu Türküm diyene!” İşte tek başına bu sahne bile Türkiye’deki Kemalist
çevrelere cepheden bir tepki ve eleştiridir. Kemalistler Kürt sorununun temel nedenlerinden
birinin Türkçe’nin Kürtler’e yeterince öğretilememesi ve özellikle Kürt kız çocuklarının
okumaması olarak  gördükleri için sürekli olarak Kürt kız çocuklarının okula gitmesi yönünde
propaganda yaptılar, yapıyorlar. Kimi zaman “doğuya eğitim seferberliği”, kimi zaman da “Kız
çocukları okusun-Baba beni okula gönder” adında düzenlenen bu kampanyalarda amaçlanan
asimilasyonun sürdürülmesidir. Çünkü Türkçe öğrenen Kürt kızı evlenip çocuk sahibi
olduğunda çocuklarına da Türkçe öğretecektir. Teori bu. Yaşanılan da kısmen böyle.

Okul yolları taşlı değil ölüm koyuyor

Ferit Karahan 'Berîya Tofanê' filmiyle bir anlamda bu Kemalist anlayışı sorguluyor ve Kürdistan’
daki  gerçekliği göz önüne getirerek adeta şu soruyu soruyor: “Baba beni okula gönder
kampanyası açıyorsunuz ama kızlarımız, çocuklarımız okul yolunda asker kurşunu ve mayınıyla
ölüyor. Buna ne diyeceksiniz?” Kemalistlerin genelde kadının, özelde de Kürt kadınının içinde
hapsolduğu sosyal ve dini sınırlamalardan kurtuluş yolu olarak sundukları eğitim “normal“
şartlarda çözüm olabilirdi. Ancak Kürdistan’da askeri kurallar hala hakimken ve Kürtçe eğitim-
öğretim yasakken, okula git propagandasının asimilasyon amaçlı olduğunu artık hepimiz
biliyoruz.  Ve tabiki insanlar sorgusuz sualsiz devlet marifetiyle öldürülmekte, okul yollarında
mayınlar can almaktadır hala. Kemalistlerin görmemizi istemediği gerçek budur ve Ferit
Karahan bize bu gerçeği tüm çıplaklığıyla sunuyor filminde.

Kalem mi, kurşun mu?

Annesinin dizine uzanmış Nuh Efsanesi’ni dinleyen Zehra bir düş görür. Önünde yeşil bir kalem
sallanmaktadır. Daha sonra Zehra’nın iplere asılmış yeşil renkli birçok kaleme baktığını
görürüz.  Ardindan Zehra yine tek bir kaleme bakarken görülür, başını egip üstündeki beyaz
giysiye baktığında elbisesine kan bulaşmıştir. Bu sahneyi nasıl okumalı, Zehra okula gitmek
istemektedir. Hayalinde eğitimi temsil eden yeşil kurşun kalemler görür. Zehra beyaz bir kefen
giyimiştir ve elbisesinde kan vardır. Kürtler için, kurşun kalemin kalemi gitmiş kurşunu kalmıştır
ve bu kurşun kan olarak Zehra’nın elbisesine işlenmiştir.  Çünkü hemen sonrasında Zehra’yı
evin damında kendi eliyle hazırladığı naylondan çantayı omuzuna asmış ayna karşısında
görürüz. Okula gitmek için hazırlık yapmaktadır. Zehra dışardan gelen ayak seslerine bakmak
için kırık dökük kapıya yönelir. Onu kırık kapının arkasından dışarıyı gözetlerken görürüz. Bir
esirdir adeta orada. Öğretmenle birlikte askerler gelmiştir. Zehra devlet zoruyla okula gidecektir.
Bir önceki sahnede Zehra’nın beyaz kefenine kan olarak işlemiş olan kurşun (kalem) sabah
devlet zoruyla Zehra’nın okula gönderilmesi olarak gelmiştir. Buradaki kurgulama, anlatım tarzı
arka planda anlatılan Nuh Efsanesi’yle paralel düşünüldüğünde çok daha derin anlamlar
taşimakta ve Kürt kimliğini inkar eden devlet mantığını derinden sorgulamaktadır. Kurşun,
kalem olarak ya da kalem, kurşun olarak Kürtler’i buluyor ve her ikisinde de kaybeden Kürtler
oluyor.

Filmde traji komik bir sahne var.  Yerde oturur halde Zehra erkek kardeşine matematik
çalıştırıyor. Zehra kardeşine beşer beşer dörde kadar saymasını söylüyor. Kardeşi beşer beşer
mi diye soruyor. Zehra evet diyor. Kardeşi beşer beşer 70-80’e kadar sayıyor. Zehra dörde kadar
say diyor yine kardeşi bu sefer ikişer ikişer mi diye soruyor.  Bu sahnede iki kardeş arasında
geçen bu Türkçe konuşmadaki diyalog sorunu bile bir anlamda Türk eğitim sisteminin Kürtler
açısından çıkmazına işaret ediyor. Ana dilleri Kürtçe olan iki kardeş sonradan öğrendikleri yarım
Türkçeleriyle matematik çalışıyorlar. Ama birbirleriyle iletişim kurmakta zorlanıyorlar. Oysa bu
çocuklar ana dillerinde eğitim görsellerdi sonuç böyle mi olurdu? İnsan hemen “İki Dil Bir
Bavul” filmini hatırlıyor.

Sosyal eleştiri

'Berîya Tofanê' hem devletin Kürt sorununa yaklaşımını eleştiriren hem de Kürt kadınının
günlükyaşamdaki sınırlanmışlığını gözler önüne sererek sosyal bir eleştiri de yapıyor. Oğlunu
okutan “dini bütün” baba, ders çalışan oğluna aferin derken, kızı Zehra’nın okula gitmesini
uygun görmüyor. Çünkü yakın zamanda evlenme yaşına gelecektir. Kapısına kadar gelen
öğretmen ve asker şahsında kendisini hissettiren devlet zoruyla Zehra’yı okula göndermeyi
kabul ettiğinde ise bunun gönülsüz bir kabul olduğu açıktır. Babanın kırtasiyecide Zehra’ya okul
için gerekli malzemeleri aldıği sahnedeki isteksiz ve çekingen duruşu babanın gönülsüzlüğünü
pekiştiren görüntüler. Ancak filmin ilerleyen bölümünde baba, kızını “ilericilik” adına zorla okula
gönderten devletin döşediği mayından dolayı kızı Zehra’yı okul yolunda kaybedecektir. Tabiki
devletin buna diyecek birşeyi yoktur, çünkü “terörle mücadele” sürmektedir!






















Zehra’nın babası kapısına kadar gelen bayan öğretmenin kızını okula göndermesi ,
göndermezse ceza alacağı uyarısına “Annesi hasta ona yardım ediyor, okula gidemez” diyerek
karşı çıkıyor. Oysa anne evin içinde ve etrafında günlük işlerini yapmaktadır. Zehra evin içinde
hapsolmuş gibidir. Öğretmen kapıda babasıyla konuşurken Zehra duvar aralığından dışarıya
bakar. Zehra film boyunca pek konuşmaz, sosyal ve dini inançların esiridir adeta. Okul yolunda
yaşamdan umudunu kesmiş bir görevli gibi erkek kardeşine eşlik ederken elinden çubuğunu
hiç bırakmaz. Peşinden yerlerde sürüklediği çubuk adeta onu takip eden kaderi gibidir. Son
karede mayın patlamasından sonra küçük bir su birikintisi üstünde duran çubuğa kan
bulaşmıştır. Tufan başlamıştır ve çubuktan süzülen kan damla damla düşmektedir.

Filmde Zehra’nın annesi de pek konuşmaz, klasik bir Kürt kadını gibi çoğu zaman ağzı yazmayla
kapalı halde ekranda belirir. Sessizce evin bir köşesinde oturmuş örgü örmektedir, namaz
kılmaktadır veya başka işler yapmaktadır. Kocasıyla diyaloğu olmaz ancak çocuklarına Nuh
Efsanesi’ni anlatır.

Sinematografi dikkat çekiyor

'Berîya Tofanê' filmi sinematografik olarak Arin İnan Arslan’ın “Si u Ba” filmi gibi güzel ve çarpıcı.
Çekimler oldukça güzel, kadrajlama, ışık kullanımı ve anlatim tarziyla film göz dolduruyor.  
Metafor kullanımı çok etkileyici, Zehra’nın sürüklediği çubuk, andımızın iki de bir duyulması,
kalemler ve filme yedirilen Nuh Tufanı miti.

Film Tevrat’tan alınan “Tanrı dediki: Yarattığım tüm insanları, hayvanları, sürüngenleri ve kuşları
yok edeceğim” ayetinin ekranda belirmesi ile başlıyor. Sonraki ilk görüntü ise sadece ağzı
görünen ve içinde su kaynamakta olan bir gügüm (ibrik). Yaklaşık 25-30 saniye süren bu
görüntüdeki  ışıklandırma ve kadrajlamadan yönetmenin ne yaptığını bilen birisi olduğu hemn
anlaşılıyor. Hem kamera bilgisi açısından hem de ilk görüntünün filmdeki önemini kavrama
açısından söylüyorum bunu. Daha sonra ise kapağı açık ve  gürül gürül yanmakta olan bir
sobaki alevleri karıştıran bir el görünür.  Ekranda alev kırmızısı hakim. Bir önceki sahnedeki
kaynayan suyun görüntüsü ile gürül gürül alevler birbirini tamamlıyor. Yakın açıdan yapılan bu
çekimler izleyiciyi görüntüye odaklarken filmin sonraki bölümlerinde ortaya çıkacak olan
dramatik devinimi güçlendiriyor.

























Özellikle annesinin Zehra’nın arkasından bağırıp “O yoldan gitmeyin bilmiyor musunuz orada
mayın var” dediği sahnedeki kadrajlama oldukça etkileyici. Evin duvarının dibinde yere yakın bir
açıda duran kamera, yeşile bürünmüş güzel dağları uzak açıdan gösteriyor. Ön tarafta gezinen
tavuklar ve horoz sesleri, arka planda ise uzaktaki okuldan belli belirsiz duyulan çocuk sesleri.
Başlı başına bu çekim bile yönetmenin sinematoğrafik yaklaşımındaki ustalık hakkında ipucu
veriyor. İzlerken keşke bu sahne biraz daha uzun sürse, hatta sürüp gitse, o güzel dağlara,
coğrafyaya doya doya baksam diye düşündüm.

Yine arkasından gelen ve güzel bir müziğin eşlik ettiği sahnede bahsetmeye değer. Kıvrılarak
uzanıp giden asfalt yol sabah güneşinin altında parlamakta. Sonra kadraja önce okul
üniformasıyla Zehra’nın erkek kardeşi ve arkasında çubuğunu yerlerde sürüyen Zehra girer.
Konuşmadan ve birazda isteksizce okula doğru yürümekteler.  Eşlik eden müzik bu sahneyi
daha da izlenilir ve çekici kılıyor. Yönetmen bu sahneyi hiç kesmeden okulun gözüktüğü
sahneye kadar uzatsaydı daha iyi olabilirdi.   

Ferit Karahan gerçekten güzel bir film ortaya çıkarmış ve Kürt Sinemasi için umut vaadeden bir
yönetmen olduğunu gösteriyor.

'Berîya Tofanê' filmin künyesi:

Yönetmen: Ferit Karahan

Yapımcı: Ayhan Eren

Görüntü yönetmeni: Harun Özmen

Senaryo: Harun Özmen, Ferit Karahan

Oyuncular: Taies Ferzan, Ömer Şahin,
Zehra Alkan ve Ayhan Eren
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>