Film eleştirisi ne değildir?

KurdishCinema / 29 Mart 2010        

Fırat Yavuz *

Diğer sanat disiplinlerindeki
eleştiri türlerinde olduğu gibi,
iyi film eleştirisi de ister
gazetelerde, ister dergilerde,
ister başka ortamlarda olsun,
entelektüel, sanatsal ve politik
altyapının güçlü ve derinlikli
olmasını gerektiren bir birikim
ister. Gösterilenden çok
gösterilmek istenen (dramatik
yapı, olay, karakterler, estetik…)
ancak filmin alt-metninin iyi
okunabilmesiyle mümkündür.
Bu yüzden film eleştirisi
emek-yoğun bir çalışmayı
koşut sayar. Filmde geçen
dönemi, filmin içinden geçtiği
dönemi ve bunların birbiriyle
olan etkileşimi iyi bilmek ve
okumak gerekir. Bu bütünlüklü
bakış kaçırılmamalıdır. Çünkü
eleştir(ebil)mek aynı zamanda
kamuoyu nezdinde  ‘kanaat
önderliği’ yapmış olmak da
demektir. Ağızdan ya da
kalemden dökülen her fikir aynı
zamanda birilerinin ihtiyaç
duyduğunda dönüp baktığı
birer done oluşturur. Bu açıdan
ilkeli ve dürüst olmak elzemdir.
Bugün sinema sanatının diğer
sanatlara göre çok daha geniş
kitlelerce tercih edildiği göz
önünde bulundurulduğunda,
film eleştirisinin iyi ‘okunmuş’ bir süreçten geçmiş, “tekil, öznel” cümle ve vurgular yerine
gündelik sohbet yorumlarını aşan daha objektif, bilimsel bir dil seviyesinde olması, ama aynı
zamanda birtakım önyargılardan ve etkilerden arınmış, bağımsız yargılardan oluşması
önemlidir. Tabii eğer sinema sanatı yeterince ciddiye alınıyor ve yapılan eleştirinin yeterince
ciddiye alınması isteniyorsa…

Son yıllarda internet, facebook gibi her şeyin konuşulup yazılıp tüketildiği ama hiçbir şeyin
düşünsel, kavramsal düzeyde bir senteze ulaşmadığı (daha doğrusu böyle bir kaygının
taşınmadığı) ortamlarda ortaya atılan söylenceler, bırakalım objektif eleştirel tutumu, samimi bir
tartışma seviyesinden bile uzak bir izlenim veriyor. Bununla ilgili en endişe verici örneklerden
biri de 6 Şubat 2010 (ya da 11 Mart 2010 da olabilir; yazıyı iki parça ve iki ayrı tarihli olarak birkaç
gün önce gördüm) tarihinde, Devrim Kılıç imzasıyla yazılmış yazıdır. Yazı, söz konusu ciddiyetten
ve nitelikten uzak olmaya dair çeşitli emarelerle dolu gibidir. 2008’de Mezopotamya Sinema
Kolektifi (MSK) ve Kazım Öz tarafından çekilmiş Fırtına-Bahoz adlı film üzerine internette Robin
Welat imzasıyla yazılan ve filmi olumlayan bir yazıya, filmin kendisine, yönetmenine ve olumlu
tartışmalar yaratan estetik yapısına Kılıç tarafından oldukça basit, yüzeysel, ezber bir dille ve
saldırgan tutum gösterilmesi düşündürücüdür.

Robin Welat yazısında, Selahattin Demirtaş’ın Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül’e Kürtçe
sinema yapmaları çağrısında bulunduğunu ama bu çağrıyı yanlış kişilere yaptığını, Demirtaş’ın,
Kazım Öz gibi yıllardır Kürt sineması adına yoğun emek veren bir yönetmene yönelmesi
gerektiğini vurgularken Bahoz filminin bu konuda referans olarak iyi hatta ‘destansı’ bir film
olduğunu belirtiyor.  Devrim Kılıç ise, Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül ile ilgili popülist
tarzda birkaç eleştiri yapmış ve hemen ardından Welat’ın yazısının asıl vurgusuna, yani Kürt
sinemasını geliştirme adına doğru öznelerle iletişim kurma düşüncesine, kendi yazısında
doğru dürüst aldırış etmeden, doğrudan Bahoz filmini, Kazım Öz’ü ve MSK’yı hedef almış;
meselenin başından değil, kuyruğundan tutmuştur.  

Elbette Kılıç’ın tutum ve üslubundaki bu “kuyrukçuluğun” nedenleri vardır ve bu nedenler aslında
yazının kendisinde gizlidir. Yazısının filmle ilgili kısmının başında filmi bugüne kadar üç kez
izlediğini ama nedense(!) eline kalemi alıp yazamadığını, şu anda da geç kalmış bir yazı
olduğunu ve buna rağmen yazdığını belirtmektedir. Söz konusu olan bir Kürt filmi olunca, filmin
Kürtlerle ilgili bir hikayesi olunca ve zamanla Kürt özgürlük hareketinin sadece temsiliyet
düzeyinden, o da bir kesiminin eleştirisine maruz kalmışsa, Kılıç’ın yazısının neden iki yıl kadar
geciktiğine dair küçük bir işaret belirivermektedir. Halk tarafından, üniversite öğrencileri ve
akademisyenler, sinemacılar tarafından eksiklerine rağmen sevilen ve sahiplenilen Bahoz’u
Kürt halk değerleri, mücadelesi adına hiçleştiren aynı Devrim Kılıç’tır. Bir Kürt sinema
konferansına Kazım Öz’ün çağrılmamasını iyi bir fırsat olarak görüp bunu kullanmanın adı
oportünizm olabilir mi acaba? Kürt sinemasının gelişmesi adına çalıştığını ve söz sahibi
olduğunu düşünen Devrim Kılıç için Kürt özgürlük hareketinde haklı temsiliyeti bulunan ve
edindiği politik kazanımlarla toplumsal, kültürel ve politik güce sahip olanların yanında kendine
bir yer açma çabası “kendi mentalitesi” içinde anlaşılmayacak bir şey değildir. Burada tam da
politik-acı kaygıların ön plana çıktığını görmek mümkündür.  Ama işin ilginç yanı Kılıç ve
mensubu olduğu web sinema sitesindeki birçok arkadaşı nedense özgürlük hareketinin içinde
kolektif anlamda yer alan kişiler değiller. İçinde olmamak bir suç değildir kimse için ama “yok
da var gibi görünme” ve nemalanma tam da dönemin postmodern vaziyetine uygun çeteci bir
konumlanma değildir de nedir? Yoksa acaba kendini ‘Kürt sinemasının temsiliyeti’ olarak
göstermek isteyen birileri Kılıç’tan böyle bir yazı mı yazmasını istemiştir, bilinmez ama Kılıç eğer
Kürt sinemasına katkıda bulunacaksa önce eleştiri denen mekanizmanın doğru işlemesi için
yer ve zamanın iyi tayin edilmesi gerektiğini bilmelidir. Bir yerlere eklemlenerek zamanı ve
uygunluğu belirlenen bir eleştirinin değil Kürt sinemasına, tek bir Kürt insanına, hatta yakın
geçmişteki popüler bir deyişle, bir Kürt kedisine bile faydası olmaz.              
























Gelelim eleştirinin o keskin içeriğine… Kılıç yazısına, filmin birilerince maruz kaldığı haksız
eleştirilerin yanlış olduğunu söyleyerek başlamış. Filmde kısa süren bir sevişme sahnesi
yoğun eleştiriler almıştı politik aktörler tarafından. Ama bu işin görünen yüzüydü. Eleştirilerin
arkasında politik aşırılıkların olduğu Kılıç’ça da anlaşılmıştır bir şekilde. Ama Kılıç’ın bu
yaklaşımı az sonra patlatacağı bombalara aslında biraz da zemin hazırlamak içindir. “Bak ben
de filme haksızlık yapıldığını düşünüyorum ama birazdan “-ama, ne yazık ki, ancak…” gibi ara
sözcüklerle başlayacak saldırıya hazırlıklı olun” türünden sözde objektif bir zemini oluşturma
çabası gözden kaçmamaktadır.

Yazının tümü boyunca en dikkat çeken özelliklerden biri, yazı dilinin günlük gazete ya da ticari
sinema dergilerinde kullanılan popüler ve basit dillere olan benzerliğidir. “filmin çekim tekniği
kötü, estetiği yetersiz, kurgu kötü, oyunculuklar zayıf ve tiyatral, öykü akıcı-sürükleyici-
özdeşleştirici değil…vs. vs.) Yazıyı okurken sıradan ticari bir gazetenin sayfalarını çevirirken
“acaba bugün hangi filme gideyim? Aaa, filanca yazar bu filme tek yıldız vermiş; buna gitmesem
daha iyi.” hissine kapılır gibi oluyor insan. Çözümleyici ve sanatsal yeterlilikten oldukça uzak
olan yazının tuhaf bir yanı da, filmin hikayesinin, oyunculukların neredeyse tamamına yönelik
inkarcı ve yıkıcı olması…  Bir iki sahne üzerinden eleştiriler somutlanmak isteniyorsa da,
üsluptaki yetersizliği kurtarmak için nafile çabalardır bunlar. Bir filmin hiç mi iyi bir yanı olmaz. 15
yıldır sinema üzerine yirmiye yakın film üreten bir sinema kolektifinin ve yönetmenin bu son
filminde hiç mi sanatsal bir yeterlilik olmaz acaba ?! Hele de bir sahne var ki, nasıl okunduğuna
dair bir pes dedirten bir yorumu yapılmış yazıda. Ve denilebilir ki, bir insanın iyi bir sinema
izleyicisi (eleştirmeni bile değil) olup olmadığının anlaşılması açısından bu sahne sahiden de
belirleyici… Filmin ana karakteri Cemal’in hikayenin sonunda ‘dağ’a gitmek üzere bindiği feribot
yolculuğunda “kararsız” olduğunu okumak, en sıradan bir seyircinin kendini çok zorlasa bile,
çıkarabileceği bir anlam değil. Ki MSK’ya film için sayısız kere gelen en olumlu eleştirilerden biri
Cemal karakterinin film akışı içinde alttan alta nasıl hikayeye yedirilerek dönüştüğüdür. Bu
dönüşüm oldukça ağırbaşlı, bir anda olmayan, gerçekçi bir dönüşümdür. Filmin sonundaki
feribot yolculuğunda dönüşümü yaşamış olan ve en olgun evreyi yaşayan Cemal, son derece
ağırbaşlı bir kararlılıkla ‘dağ’a gitmektedir. İzleyici yorumlarını merak edenler MSK’nın web
sayfasındaki ziyaretçi defterine bakabilirler.    

Devrim Kılıç’ın yorumlarındaki bu tip sığ’lıklara yazısından daha fazla örnekler verilebilir. Ama
aynı sıradanlığa düşmemek açısından burada durmakta yarar vardır. Kılıç, baklayı ağzından asıl
olarak yazının ilerleyen bölümünde çıkarmaktadır. Son derece rahat bir şekilde “Bahoz, Kürt
ruhundan, Kürtlük duygusundan yoksun” diyebilmektedir.  Bu saldırının, kimlere yaslanmaya
çalışarak ve hangi eleştirilere yamanarak yapıldığı yukarıda belirtilmiştir. Tekrarlamaya çok da
gerek yok. Söyleyene değil söyletene, yazana değil yazdırana bakmalı…

Bir kere filmin ta ön hazırlık sürecinden, çekime ve çekim sonrası döneme kadar tüm ekip ve
çalışanların, destek veren kurumların neredeyse tamamının herhangi ticari kaygı taşımadan
filme katkıda bulundukları, filmi çekenin bir Kürt kültür kurumu olduğu ve filmin ne tür zorluklarla
çekildiği varsayılırsa bunun filme küçücük de olsa bir yansıması olmaz mı? Nasıl olur  da bu
gerçeklik ile filmin gerçekliği birbirine bu kadar ters düşüyor olabilir !? Yoksa tüm emekler boş
yere miydi? Bunun cevabını, filme yapılan “içeriden-dışarıdan” her türlü haksızlık ve baskıya
rağmen, halkın ilgi, tepki ve beğenisi vermiştir. Keşke Kılıç ve onun gibi düşünen bir avuç fikir
kalpazanı, Türkiye ve Kürdistan’da filmle ilgili yapılan onlarca  söyleşiden en azından bir
tanesine katılabilseydi..! Belki o zaman zihinsel bir şaşılık yaşadıklarının farkına varırlardı.

Öte yandan filmde Kürt ruhu, duygusundan ziyade
genel bir dönem hikayesinin anlatılma çabası
varken, film devrimci gençliğin Kürd’ü ve
Türk’ünün hep birlikte verilme kaygısı taşırken
salt bir Kürt duygusu içinde gör(eme)meye
çalışmak, sadece Kılıç’ı ve ona fikir babalığı
yapanları bağlayan bir şeydir.

15 Kasım 2008’deki Birgün Gazetesi’nde
“Titreyip Kendine Dönenler” başlıklı yazısında
şoven duygularını gizlemekte beis görmeyen
birisi Cüneyt Cebenoyan, Bahoz’un aşırı Kürtçü,
savaş yanlısı ve dolayısıyla ırkçı olduğuna bir şeyler yazmıştı. İlginç olan (ya da belki de
olmayan) Devrim Kılıç’ın yazısının da Cebenoyan’ın saldırgan yazısının sanki tam karşı
kutbundaymış gibi görünmesi… Ama yakından bakıldığında iki yazının aynı saldırganlıkta ve
bencillikte yazıldığı hemen göze çarpar.  Terazinin iki kefesinde iki çürük yumurta…     

Yazısında Kılıç, iyi bir film ya da Kürtleri anlatan iyi bir film izlemek isteyenlerin Bahman
Ghobadi, Hissen Hessen Ali, Hüseyin Karabey gibi yönetmenlerin filmlerini izlemeleri gerektiği
telkininde bulunup duruyor. İnsanların zaten yıllardır Ghobadi, Hiner Salem, Hissen Hessen Ali
gibi yönetmenlerin filmlerini izlediğini ve bu yönetmenler film çekmeye devam ettikçe izlenmeye
devam edileceğini; Kılıç’ın, Amerika’yı yeniden keşfeder gibi, bunu üzerine basa basa, yeni bir
öneri olarak sunmasının gereksiz olduğunu, öyle görünüyor ki, bugüne kadar kimse Kılıç’a
hatırlatmamış.

Kılıç’ın yazısındaki bu ‘destansı’ yüzeysellik daha birçok yönüyle rahatlıkla ortaya konulabilir.
Aslında belki de yazı üzerine hiçbir şey yazmaya da gerek olmayabilirdi. Ama Kılıç’ın Avustralya
gibi uzak bir yerde Kürt sineması için döktüğü “çaba”da yalnız olmadığını hissettirmek ona iyi
gelebilir. Ayrıca bizim de sorumluluğunu taşıdığımız bir halk ve o halkın bir sineması var.

Sevgili arkadaşım Özkan Küçük’ün, Cebenoyan’ın yukarıda adı geçen yazısına cevap olarak
sorduğu soru hala aklımdadır:            

“Siz bir filmi nerenizle izlersiniz ?”

* Fırat Yavuz, Mezopotamya Sinema Kolektifi adına

kaynak: kurdistan-post.com
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>