Ziyaretçi Defteri

Kürt sineması ve
sitemizle ilgili görüş
ve önerilerinizi  
Ziyaretçi Defteri'ne
yazabilirsiniz!

Gönül Yarası: 'Son Mohikan’dan 'Gece Bekçisi’ne, ya da ‘Genç Kız ve Ölüm’ü Beklerken

KurdsihCinema.com / 27 Mayıs 2007

Saniye Aldemir- Zafer F. Yörük

Yavuz Turgul için, metrajı aşırı uzun bir ‘son mohikan’ filminin parçalanmış
yönetmenitanımı oldukça uygundur.‘Mohikan’, malum, hep aynı Şener
Şen; biraz komik ve eglenceli; çokça buruk, masum, naif ve trajik; bazen
seyirciye, ‘o güzel insanlar güzel atlarına binip gittiler’ dedirtecek
‘zügürtlesmis bir son aga’; bazen ‘nerde o eski Istanbul beyefendileri’
dedirtecek bir Muhsin Bey; ‘nerde o eski Yeşilçam’ın aşk filmleri’ diye
insanı içlendiren bir ‘son yönetmen’; ‘ne güzel eskiyamızdın sen Şener
abi’ dedirtecek dislokasyon kurbanı bir eskiya ve simdi de ‘son ögretmen’.
Son Mohikan Şener Şen aracılıgıyla bizi, epizodlarla önümüze sundugu bir yitip gidenler
bütünüyle parçalı bir vedalasma-helallesme merasimine davet ediyor Turgul ve bunu, yer yer
sofistike bir sinema dilini Yesilçam kalıplarına, TV dizisi basitligine, Hollywood aksiyonuna vb.
ustaca eklemleyerek başarıyor.

    Derdimiz, Turgul’un bize özlemini (1)  hissettirdigi yitirilmiş değerlerle bağlantılı
    olarak son iki filmiyle üzerinde oynadığı zemin ya da arkaplan. Bu zeminin
    seyirciye sunuluş tarzı, yitmiş değerlerin kodlanma tarzının ya da bir bütün olarak
    bizi Turgul’un mesajına taşıyacak ‘kraliyet yolu’nun anahtarını taşıyor olabilir.

    Aşagıda, bu yöntemi kullanarak ve Türkiye basınındaki film eleştirilerinden
    ayrışarak esas olarak şu tezi savunacagız: Gönül Yarası’nın muzdaribi, asıl
    olarak  iflas etmiş bir paradigmadır. Turgul bizi bu filmde, miadı dolmuş bir
devlet olma tarzı ya da kolu kanadı kırılmış bir despotizmle hesaplaşmak yerine buruk bir
vedalaşmaya-helalleşmeye davet etmektedir. Ve buradan bakıldığında, Genelkurmay Baskanı’
nın ‘sözde vatandaş’ terimini ortaya atışı ile Gönül Yarası filmi arasında kısa aralıklarla ortaya
çıkmış olmaları ötesinde bir bağlantı görülebilir: Ikisi de aynı yaralı gönlün farklı ifade
biçimleridir.

Bizi bu teze götürür mü bilemeyiz ama şimdi dolambaçlı bir arayola sapmayı yani Turgul’un
mutfagında film karakterlerinin ve bunlar arasındaki ilişkilerin nasıl kotarılıp önümüze
sunulmuş olduğuna bakmayı deneyecegiz.

    Nazım kimdir? Muhsin Kızılkaya’ya göre idealleri ugruna doğuda
    bir ömür geçiren bu ögretmen, ‘esas Nazım’ın ‘Memleketimden
    İnsan Manzaraları’na ait bir karakterdir. (2) Bu, bugüne değin film
    üzerine okudugumuz en özgün tahlildir. Digerleri, istisnasız
    Nazım’ın fedakarlıgına, babacanlıgına, efendiligine vb. vurgularla
    bu karakteri bir yandan yüceltirken bir yandan da analiz edilemez
bir mistifikasyona uğratıyorlar. Örnegin, Özgür Gündem’de Mustafa Yalçıner ‘toplumcu, halkının
hizmetine koşmuş varı yoğu öğrencileri ve aileleri olan, öğrencilerine ve topluma adanmışlığı
kendi çocuklarını ihmal etme noktasına varan bir öğretmen’ diye Nazım’ın önünde eğiliyor.
Eyüphan Erkul ise, Nazım’a, ‘kitap sever’, ‘törelere karsı çıkan’, ‘muhalif bir şairin ismini
hakkıyla taşıyan’, ‘saygılı’ ögretmenlerin son temsilcisi ünvanlarını yakıştırıyor ve parağraf
parağraf artan bir hayranlık dozuyla nutkunu tamamlıyor. (3)

Bu süblimasyon içinde neyin mistifikasyona kurban gittigi ise Erkul’un Kızılkaya’yı, ‘bu derinlikli
filmde yalnızca Kürtçe ile ilgili bölümleri mi gördün?’ diye azarlayışında açığa çıkıyor. Şöyle
diyelim: 2000’li yılların başında İstanbul’a ayak basan Eşkiya, onlarca yıl yatmıs olduğu
cezaevinde karşılasmış olması kaçınılmaz politik Kürt mahkumlardan hiçbir iz taşımaksızın
bize sunulmustur. Turgul, sıra Gönül Yarası’na geldiğinde, bir sorun olarak hissedilir
kılmaksızın ‘güneydoğu’ zeminini tepe tepe kullanmanın imkansızlığını algılamış görünüyor.
Ama Erkul’un emirlerine riayet edecek olursak bu zemini de es geçmek, yani Nazım’ın
ögretmenliğini methederken yalnız başına bütün bir Kürt köyünü asimile etmis olması, dilini
bilmeyen Dünya’ya tercüman oluşu, Melek’in dilini ‘güzel Türkçemiz’le çözmeyi başarması vb.
kurgunun temel olgularını görmemek gerekmektedir.

Şimdi, Erkul basta olmak üzere Yalçıner ve bir ölçüde Kızılkaya’nın sulugözlerini görmezden
gelip talim ve terbiye meselesiyle sorunlari olan insanlar olarak biraz demistifikasyon adına,
Şener Şen’in Hababam Sınıfı’nda canlandırdıgı beden egitimi öğretmenini, Nazim’dan daha
sevimli, samimi, canayakin ve başedilebilir bulduğumuz notunu düşelim.

Öyleyse Nazım kimdir? Hatırlatalım: Nazım, Savunma Bakanlığı ile birlikte
adı Milli ile başlayan iki bakanlıktan birinin maaslı fonksiyoneridir. Ama
bunun ötesinde, her kahraman Türk ögretmeni gibi bütün bir T.C. projesinin
gönüllü organik aydınıdır. Filmin, onun emekli oluşuyla açılması anlamlıdır.  
Gelinen aşamada iflası sonucu emekliye ayrılması zarureti karşısında
helalleşip vedalaşmaya davet edildiğimiz şey, o güzel insan kadar ‘o güzel
proje’dir de.   

Burada durup Dünya’ya geçelim ve kimin Dünyası diye soralım önce: Kürtler’in yaşadığı
topraklar, üzerinde herkesin hak talep ettiği, ve onu kimin dolduracağının tartışıldığı ana ya da
‘Anadolu’ olmasın? 13 yaşında tecavüze uğramış ve ailesi kendisine inanmadığı için kapı
dışarı edilmis; meyhanelerde kendini bulmuş; onu kurtaracak diye bir adamla evlenmiş; ondan
şiddet görmüş ve bir de çocugu olmuş; kaçıp kendini tekrar meyhanede bulmuş (tam bir
Yesilçam filmi!). Bu öyküyü kimin Dünya’ya söylettiğine bakmak gerekiyor. Kimin bilinç dışı
fantazileri Dünya halini böyle bilmek?

    Halil: ‘o güzel proje’nin, tıkandığı noktada ana’ya ya da ülke topraklarına
    yaydığı, en çok da Kürde yansıttığı şiddet ve agresyon diyemez miyiz Halil’
    e? Bu olasılık, Dünya’nın ‘ülke’ çağrışımı kadar, aile içi şiddetin ülke içi
    siddet olarak okunmaya müsait oluşuyla da güçleniyor. Bu anlamıyla
    Halil tam tamına Nazım personasından yansıyan bir kara gölge ya da ‘o
    güzel proje’ karşılığında ‘sözde vatandaslar’ın ödemek zorunda kaldığı
    bedel, cumhuriyetçi aydınlanmanın idealinin tabanına yapışık halde, her
ayak bastığı yere izini bırakmak zorunda olduğu korkunç ‘gerçek’in lekesi. Nitekim projenin iflas
ettigi anda bu leke de sönümlenmeye başlar, ya da Nazım emekli olduğu anda Halil’in ölümü
için de geri sayım başlamıştır. Nazim’a duyduğumuz sevgi ve şefkate paralel olarak şiddetin
kaynaği Halil karşısında artan dozlarla kendimizi içinde bulduğumuz korku ve nefret, ölüm
anıyla birlikte yerini bir ‘selamet’ hissiyatina bırakacaktır.

Melek: ‘Hejar’ı (Büyük Adam Küçük Aşk) hatırlayalım. Melek de dilsiz; o da yaşlı bir Türk emekli
erkegiyle (T.C.) – daha barışçıl bir tarzda da olsa – karşılaşıyor. Karşılaşma anında Kürtçe
konuşabilen bir emekli bu seferki. Melek, üç ila beş yaş arası babasının annesine uyguladığı
şiddet sonucu şok geçirmiş ve bir daha konuşmamış. Ya da Halil’in (Nazim’ın gölgesi; T.C.
projesinin şiddete dayalı yanı) Dünya’ya (ülkeye) uyguladığı (aile/ülke içi) şiddet, Melek’in (Kürt
kimliği-Kürt gençliği) yaşadığı şok ardından kendi dilini inkar edişi ile sonuçlanmış. ‘O güzel
proje’nin karanlık gölgesi tarafindan inkar edilmiş olan bir dil, daha sonra, ayni projenin
fantazisi tarafindan anne-babayı öldürerek açılıyor. Oh be diyesi geliyor insanın; ne çözülmez bir
sorundu, iyi ki öldüler, hiç degilse çocuk kurtuldu. Bunu söyleyen yanımız, kendi içimizdeki
şiddeti inkar edilen ötekine yansıtarak, onu öldüren (en azindan ekrana yansıtıp orada öldüren)
ve böylelikle günahlarından kurtulmak isteyen yanımız degil mi?

Mehmet; Nazim`in oğlu: Babasına sahip çıkıyor gibi görünse de, aslında
ondan nefret ediyor, çocukları ve karısını bir meta-anlatı uğruna feda etmiş
çünkü Nazım. Mehmet’in nefretinden biraz daha Nazim okuyalim ve
izleyiciye nereden dokunduğunu anlayalım bu karakterin: Ne karısı ne de
çocukları `ana-doluyu` doldurmanın yerini dolduramamış. Burada Estella
Weldon`ın (The Erotic Form of Hatred) söylediklerine değinmek gerekiyor:
‘Annesi tarafından ihmal edilen çocuk, sürekli onu ihmal eden anneyi arıyacaktır hem de onu
bulduğunda onu terketmekten ya da ihmal etmekten kaçınmayacaktır. Annenin transfer edildiği
herşeye-herkese bağlanarak acı çektirecektir, ve saldıracaktır. Buna `perversion` (sapıklık) da
diyebiliriz’. Annesini bu tutkuyla arayan Nazım, Mehmet’e çok çektirmistir.

Mehmet, yükselen yeni değerlere paralel olarak gözünü ve gönlünü Batı’ya çevirmiş. Oysa
baba, ona hep Dogu’yu takdim ediyor. Mesela Dünya’yı tanıştırıyor ve baba olmasa Mehmet’in
böyle birşeyin varlığından bile haberdar olmaya niyeti yok. Dünya’yla karşılaştığında onu
asagilayarak süzüyor, kendini toparlayıp `medeni` veya rasyonel olmaya çalışıyor. Ne de olsa
Beyaz Türklük hevesi de son kertede aynı ‘proje’nin semptomu; ‘gitmesek de gelmesek de o
köy bizim köyümüzdür’!

Piraye; Nazim’in kızı: Neden baska bir organını degilde yumurtalıklarını kaybediyor? Sanki kendi
bedenine yönelttiği bir saldırıyla, babanın tutkuyla peşinden koştuğu yüceltilmiş annenin anne
olma niteliğinden, dogurganlıktan kurtularak onu terkeden/ihmal eden erkek modelinden
intikamını alıyor. Terkedilmiş, işe yaramayan, başka şeylere tercih edilmiş, disi toprak, ya da
yumurtalık: varlığı herşeyin devamlılığını sağlayan yokluğu da herşeyin kökünü kurutan bu
tedavi edilemez dişi özellik, acaba projenin kurban etmesi gereken birşey miydi? Neyin
bedeliydi? Piraye’nin kısırlığına neden olmasına ragmen gönlünün hala babada olması ise
bildik bir kiz çocugu öyküsü.

Şimdi Erkul’un sansürünü kaale almayip birkaç çarpıcı sahneye bakalim.

Dünya’nın doğum günü:

Dünya’nın ‘ne olur beni türkü bara götür’ diye Nazım’a yalvarışı, barlara aşina olmayan bir
karakter olmaması nedeniyle bir soru işareti oluşturuyorsa da bu ısrarın kurguyla ilgili bir
nedeni olduğunu çok geçmeden anlıyoruz. Emekli öğretmen barda dinlenen bir Kürtçe Türkü’yü
bir Kürde tercüme edecek. Yani memlekete Kürtçe gelecekse biz getiririz. Söylenişinden
duygulandığı için degil de kendi dilinde söylenen bir türküyü anlayamaz hale getirilmiş bir
halkın kaderine ağladığını hissettiğimiz Dünya’yla birlikte seyircilerin içinde kıvrandığı aci
burada traji-komik bir hal alıyor. Sanki Tansu Çiller’in ‘nevruz-ergenekon’ bayramı ilani az sonra
Kürtçe’nin aslında eski Türkler’in dili ilan edilişiyle taçlandirilacak.

Dünya’nin  kaderini konuşurken:

    Öğretmen Dünya’ya, ‘Senin için iki yol var’ diyor: ‘ya kocana geri
    döneceksin, ya da böyle yaşıyacaksın’. Yani ev-içi şiddete maruz
    kalmış kadın için ‘kurtuluş’ yok mu? Seçenekler, ya şiddet ya da
    şiddet mi? Dünya da bu soruyu soracak oluyor: ‘neden üçüncü bir
    seçeneğim yok?’ ama bu doğru soru, filmin akışı içinde kaynıyor;
    üçüncü yolun olup olmadığı, bu hayati soru, filmi kotaranlar için
    hiç sorun degil.

Ölüm sahnesi:

Bu aymazlık, Dünya’nın Halil’e dönüşü ve yeniden ayrılışının anlatısında ayyuka çıkıyor. İlişki
neden yeniden bozuluyor? Bunu ne Dünya ne de Halil anlatacak seyirciye. Tek anladığımız,
Halil’in süpheciliği, kontrol tutkusu vb. üzerine Dünya’nın söyledikleri. Fakat bunlarin nasıl ve
nerden ateşlendiği bize anlatılmaya değer görülmüyor; ya da anlatılmamasi gerekiyor; sorun
aile içi bir sorun, dışarıyla alakasiıyok. Fakat, kurtuluş dışarıdan gelebilir ve bunun için Nazım
tekrar işbaşına çagrılıyor. Nazım, Dünya’yı kurtarmayı kendine görev edinmiş, zaten bu adam
hiç bir zaman kendi için yaşamamış ki: o bir görev adamı.

Peki, üçüncü bir yol önermekten aciz bir adam bir kadini nasil kurtarır? Burada durup bir
gözlemde bulunmak gerekiyor: Turgul ya da bu filmi kotaran şahıslar, öteki karşısında oldukça
aciz, tutucu, cesaretsiz ve çözümsüz. Aile içi siddet ölümle bitmek zorunda; kadına yaşama
şansı yok; ve Piraye de kısır. Turgul, kadınlara topyekun bir saldırı ile kendi gönül yarasını
dindirmeyi mi umuyor? Peki ya Melek? Çünkü Melek henüz Dünya’nın bir uzantısı olarak var
olabiliyor. Silahlar acımasızca patlayınca anliyoruz ki Melek’in bağımsız varlığı, anne ve babanın
ölümüyle mümkün. Bu kadar travmatik ve patolojik bir ebeveynin uzantısı olarak varolmak
yerine tabi ki radikal ve `temiz` bir çözüm. İşte Dünya’ya telaffuz edilmeyen üçüncü yol! Halil`i
hatırlayacak olursak: o paranoyalarımızı ve agresyonumuzu yansıttığımız kişi, bu kişi bizim belki
de tedavisi imkansiz yanlarımızı temsil ettiği için onu içimizde taşımak bir yana karşımızda bile
görmek istemiyoruz; çünkü o bizim kendi travmamızın ve patalojimizin aynası, hatırlatıcısı. Bu
rahatsızlıktan ve acıdan kurtulmanin tek (ya da üçüncü) yolu var: öldürmek. Fakat hedefe ateş
etmeden önce, bütün bu travmaların ve patalojilerin nedeni ve kökü olarak gördüğümüz arzu
objemizi yok etmemiz gerekiyor. Zaten arzuladığımız objenin ölümü, onu arzulamanın ortaya
çıkardığı patalojileri de silip götürecek. Dünya’ya sıkılan kursun aslında Halil ve aynı zamanda
Nazım’in içselleştirdiği objeye sıkılan kurşundur. Bu durumda Halil’in intiharı, kendini
öldürmekten öte, içsellestirdiği ve içinden atamadığı içsel objeyi öldürmesi olarak anlam
kazanıyor. Hatırlayalım, bu arzu objesi nedir? Kaybedilen ana, topraklar, dil; verimli olabilecek
herşey. Peki ortada kalan Melek’in kısır Piraye’ye teslim edilişiyle neyin tazminati ödeniyor?
Meleğimizin dili de bütün bu patalojilerin external ve internal yok olusuyla açılıyor. Patalojisiz,
yetim, genç, dişi, dili açilmis (aksansız Türkçe konuşan) yeni bir neslin hayali, acaba hangi
gönlü yaralının hayali?

Simdi Sümerce zabıtası Eyüphan Erkul’un Chekhov benzetmelerine
dönelim. Bu çerçevede Moskova-Istanbul hattı’ndan falan sözediyor ve
tabii pusulalari Brüksel’e dönmüş bir millete yazık etmiş oluyor. Aslında
biraz da bu haleti ruhiyenin yarası galiba gönül yarası: Gönlü doğuda
gözü batıda yaralı Türkiyeli’nin vazgeçemediği değerler ne Moskova ne
Istanbul. Onun yarası hepimizin yarası: doğu ile batıyı aynı yürekte
birleştirememek, ve bu kopukluğun yarattığı boşlukta kendi içimize çekilip sonunda baş başa
kaldığımız melankolimiz. Freud’un dediği gibi ego arzuladığı objeyi kaybetmişse, kendine (ego)
çekilir ve artık objenin gölgesi düşmüştür egoya, istese de kaybettiği objeden kurtulamaz.
Gönül yarası da öyle birşey, içine çekilen gönül vazgeçtiginin gölgesiyle yaşar, ve bu gölge onu
her zaman bir hayalet gibi takip eder.

Gönül Yarası, bir Kürt köyünde Türk okuluyla başlıyor. Kapıdaki Türk bayrağından ve Atatürk
büstünden, mekanın bu sembollerle doldurulmaya çalışılan bir projenin okulu olduğunu
anlıyoruz. Türk ögretmenimizin emekliliğini ilan ettigi gün giriyoruz içeri; taksi soförlügüne ya da
Avrupa Birligi’ne dogru yola çıktığımızda mı demeli yoksa? Hocamiz, Kürt çocuklarına son
ögütlerini verdikten sonra buralardan gidecek: peki bu, aslında kimin ve neyin emekliliği?
Neyse bırakalım da hocamız son sözlerini söylesin. Parmak duvardaki panoyu işaret ediyor,
örneklerimiz Atatürk ve Nazım Hikmet: ‘Bakın çocuklar, bunların yolundan hiç bir zaman
ayrılmayın, anneniz, babanız karşı çıksa da onları dinlemeyin’. Film bittiğinde, bu son cümlenin
bu proje için önemini anlamış bulunuyoruz. Tabii, bunu ancak anne-baba kişiliklerinde
kodlanmış mesajları çözümleyerek anlayabildik. Başlarken Nazım Şener Şen’i Hababam Sınıfı’
nın beden eğitimi öğretmeni Şener Şen’le kıyaslamayı önermiştik. (4) Çünkü bu ülkede
büyümüş çocukların, güzellikleri kadar hatta onları üçe-beşe katlar dozajda terör içeren ‘talim
ve terbiye’ gerçegiyle ‘If’ gibi ciddi bir hesaplaşmanin mümkün olmadığı koşullarda ironi,
parodi ve mizahın sunduğu dekonstrüktif olanakları zorlayarak başa çıkabildiğini yaşayarak
büyüdük. Bu parodinin ‘sözde vatandaslar’ için neyin dekonstrüksiyonu olduğu gerçeğiyle ya da
Nazım gerçeğiyle yüzleşmek isteyenlere birimizin babası anlatsın:

    ‘Şimdi sene bilmem 1951 mi 2 mi 3 mu vallah hatirlamiyorum, birgün bir
    Türk ögretmen geldi bizim köye. Ne okul var ne de bir oda. Neyse sonra
    muhtar ona evinde bir oda verdi; hemen bir kaç gün içinde ne kadar
    çocuk varsa hepsini topladi bir araya. Biz hepimiz çok heyecanliydik ama
    içimizde tek kelime Türkçe konusan yok tabi ki. Ögretmen konusuyor
    çocuklar mal gibi agzini açip dinliyorlar. Bize oku diyor ama biz Türkçe
    bilmiyoruz ki alfabeyi bilelim. Bir kaç gün böyle geçti; sonra baktı ki olacak
    gibi degil, bir gün bir parça ekmekle sınıfa geldi, ve bize ‘gelin lan buraya,
    simdi hepiniz bu ekmege el basip bir daha bu sinifta tek kelime Zazaca
    konuşmayacağinıza dair yemin edeceksiniz’ dedi. Biz tabi çocuğuz
hepimiz çok korktuk; ekmege el basip yemin ettik. Bir daha da kimse tek kelime Zazaca
konuşmadi. Tabi çocuğuz; dışarda oynadığımızda bazen ağzımızdan bir kaç kelime kaçıyordu,
ve bizi gördüğünde hiç affetmiyordu: ‘Bak çarpılırsınız ha!’ diyordu; bazen kizip dövüyordu. Kızım
inanmiyacaksin ama ondan sonra çocuklarin  dili sanki biçakla kesildi, hiç bir çocuk Zazaca
konuşmadi. Ninelerin, dedelerin tabi hiç Türkçe bilmiyorlar. Onlar bizle Zazaca konusuyorlar biz
Türkçe cevap veriyorduk. Zavallılar anlamıyorlardı, bize kiziyorlardi. Ama ne diyim, vallah helal
olsun adama bize üç ayda Türkçe ögretti ya, ben öyle iyi ögretmen görmedim.’

Bu, ‘sözde vatandaş’lardan çoğu hayatta olan bir kuşağın değismez hikayesidir. Melek’in,
yalnızca Halil’in zulmü değil, Nazim’la Halil’in ortak tezahürü karşısında dilini yitirmek zorunda
kalmis oldugunu hatırlatır. Babamiz bu hikayeyi çok sık anlatır; onunla gurur duyar. Ekmek ya
da ögretmen çarpmasının yaşatacağı travmanın korkusu kuşaklar boyu sürecek bir kolektif
dilini inkar travmasini kabullenmesine yol açmış; böylelikle hem kisa zamanda Türkçe
ögrenmiş hem de kızına tek kelime Zazaca ögretmemiştir. Proje tutmustur. Gramsci’nin
güç+hegemonya formülüyle özetledigi entegral devlet’in önkoşulu ‘aktif rıza’ gerçeklesmiştir.
Şimdi Mustafa Yalçiner’e dönelim: ‘Ama o köy ögretmenleri de olmasa, o dili konuşanların
varlığından hiç kimsenin haberi bile olmayacaktı belki’. Yani ögretmenler ögretmen degil
lingüist, etimolog ve antropolog hizmetleri sunmuslar Kürt kimligine. Kürt köylerinde yaşarken
Kürtçe ögrenmişler ve bu dilin tanıtılması için büyük çabalar sarfetmişler. Babamizdaki – valla
babamiz oldugu için söylemiyoruz – dogallığı içinde anlaşılır olan bu ‘Gece Bekçisi’ (5)
sendromunun (kurbanın zulmedenle yani işkenceci/tecavüzcü/’projeci’ ile özdeşlesmesi)
Yalçıner gibi görmüs-geçirmis bir politik şahsiyette tezahürü, umutsuz olmanın ötesinde
katlanılmaz bir klinik vaka. Birimize katlanılmaz bir kadın hastasını hatırlatıyor: Hem bir adam
tarafından tecavüze uğradığını nefretle anlatıyor, hem de onu tek anlayan ve aşkina (yani diline)
şahit olan tek insanın bu adam olduğunu söylüyor. Yalçıner, Nazım nezdinde Sümer zabıtası
Eyüphan Erkul da dahil olmak üzere bilumum Türk kimliğine böyle bir paradoks içinden ilani
aşk eylemekte.

Nazim öğretmenin karanlık gölgesi (Halil), arzu objesi ana (Dünya) ile
birlikte yokoluyor. Melek için yeni ve mutlu, tam-asimile bir hayat başlıyor.
Biz de, Avrupa entegrasyonuna ilerleyen bir Türkiye için bildik cumhuriyet
projesinin eskimiş olduğunu yaşlı öğretmenimizin eskiyen, yaşlanan
işe yaramaz değerleriyle gözyaşlarımız içinde vedalaşırken anlamıs
oluyoruz. Cumhuriyet projesinin son mohikaniyla helalleşiyoruz,
vedalaşıyoruz. Ama sinemanın çıkış kapısına, bu vedanın getirdiği rahatlık yanında bir boşluk
ve eksiklikle birlikte yönelmedik mi? Çünkü yaşadığımız rahatlama, cumhuriyet projesiyle
hesaplaşma – çünkü bu hesaplaşma olmaksızın bu müflis ‘proje’ aynı tas aynı hamam sürüp
gidecek – mecburiyetini birkez daha maskelemiş, ertelemiş, birkez daha onun üzerinden
atlamış oluyor; bu rahatlık, aslında hesaplaşma mecburiyetinin yarattiğı semptomu bir kez
daha bastırmış olmanın geçici rahatlığı. ‘Gece Bekçisi’nin bilinç ve istem-dışı Türkçe
adaptasyonlarını Gönül Yarası’ndan önce de çok izlemistik: ‘Genc Kız ve Olüm’ü (6) ise daha
çok bekleyecegiz ve bekledigimiz sürece ‘sözde vatandaş’ söylemine sarılıp dili kendine yasak
edilmiş halklari ötekileştirenlerle ‘gurur duyma’ haleti ruhiyesi içinde, ‘neden üçüncü bir yol
yok?’ sorusuyla yaşayip gideceğiz.

Dipnotlar

(1)        Turgul kadar olmasa da sözün aşınmasını dert etmis insanlar olarak meyhane şarkıcısı
kasetlerine kapak olmus ‘nostalji’ kelimesini kullanamiyoruz.
(2)        Radikal 2, 9/1/2005
(3)        Radikal 2, 16/1/2005
(4)        Turgul’da, Eyüphan Erkul gibi bir Cekhov yerine, Hababam Sinifi filmlerinin unutulmaz
yönetmeni’nden bir parça aramanin daha gerçekçi bir çaba olacagi kanaatindeyiz.
(5)        Gece Bekcisi (The Night Porter, 1974, Liliana Cavani.), yillar sonra Nazi işkencecisiyle
karşılaşan bir Yahudi kadını iona aşık oluşunun öyküsü.  
(6)         Genc Kiz ve Olum (Death and the Maiden, 1994, Roman Polanski), yillar sonra cuntaci
iskencecisiyle karsilasan bir Latin Amerikali kadinin onu sorgulayisi ve onunla
hesaplasmasinin oykusu. Bu film, Turkce’ye ‘Ses’ adiyla ve 12 Eylul donemi kontekstinde
adapte edildi. Bizim sozunu ettigimiz ise sabik bir arizi donemle degil butun bir proje ile yani
cumhuriyet tarihinin butunu ile ‘sozde vatandaslar’in hesaplasmasidir.  

Filme ilgili diğer eleştiri yazıları

Geçtim diye bildiğim geçemediklerimden - Genco Demirer