Kürt sinemasına layıkıyla girmek

KurdishCinema / 12 Mart 2010        

Jinda Baran*

“Kürt sinemasına layıkıyla girmek
istiyorum.” Bu sözler, henüz
sinemaya yeni adım atmış genç bir
Kürt kadınına ait. Layıkıyla Kürt
sinemasına girmek… Kürt
sinemasına sahip çıkmak… Bu
sözleri nasıl okumalı? Daha işin
başındayken bu genç kadın, hangi
gerçeği görmüştü de, ona merakla
sorduğum soruya böyle bir cevabı
verebilmişti?

Kürt sinemasında kendilerini söz
sahibi olarak görenlerin ağzından
duyamadığımız bu sözleri, -ve
üstelik her şeyi yutan, kendisinin
olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen Avrupa’nın içinden gelen- bir genç sinemacı dile getiriyordu.
Bu Kürt kızı, gerçeği fark edebilmişti de, asıl bu sözü en başından beri söylemesi gerekenler
nasıl fark edememişti.

Sibel’in bu sözleri, ister istemez beni ‘Kürt sineması nedir? Ne değildir?’ sorularına götürdü.
Son zamanlarda Kürt sineması üzerine harıl harıl yapılan tartışmalarda da gözlenen o ki, iyi bir
soruya, iyi bir cevap verilememişti. Oysa Kürt sanatı, sineması açısından hayati bir soru
sorulmuş, ama aynı ciddiyette, anlamda bir cevap alınamamıştı. ‘Yönetmeni Kürt olan, ya da
dili, hikayesi Kürtçe olan film, Kürt sineması mıdır?’ gibi sorular ve buna verilen yanıtlarla, Kürt
sineması gerçek bir tanıma ulaşabilir mi? Elbette dilinin Kürtçe, yönetmenin Kürt olması, Kürt
sinemasının kimliği açısından önemli birer faktördür. Ancak Kürt sinemasının da diğer tüm
sinemalar gibi, kimin için yapıldığı ve hizmet ettiği şeye göre değişkenlik göstereceği de, şüphe
götürmeyecek bir gerçektir.

Film senaryosunda, salt
Kürtlere ait bir takım etnik
özelliklerin bulunması - ki bu
çoğu kez dil-kıyafet-yöre adı-
eril dilin tarihinde Kürtler adına
düşülmüş çarpık dip notların
işlenmesi vb.. olabiliyor -,
Kürt sinemasının kimliği
açısından kesinlikle yeterli
değildir. Sistem tarafından
Kürt halkının tüm kültürel
özellikleri - kültür derken,
tüm yaşamsal fonksiyonları,
etik değerleri, sanatı,dili,
gelenek ve örflerini
kastediyorum- içi
boşaltılarak pazar mantığıyla
ele alınışı sürerken,
bunu birer tarihi belge niteliği olan sinemadan bağımsız ele almak, kuşkusuz bir handikap
olacaktır. Kürt sinemasını kimliksizleştiren unsurlar ile, Kürtleri kimliksizleştiren faktörlerin
farklı olmadığı, bilinen bir gerçektir. Görsel alanın büyük bir bölümünde Kürt dili, kültürü,
gelenek ve göreneklerinin ‘Kürdü konu ediyorum’ adı altında nasıl hiçleştirdiği ortadadır. Buna
bağlı olarak Kürt sineması adı altında yola çıkanların, bu gerçeğin farkındalığıyla, emekleme
devresini geçirmesi, kuşkusuz yaşamsal bir olgudur. Çünkü aksi, Kürt’ü öldürmekten başka bir
şey olmayacaktır. Dolayısıyla, bir filmin, Kürt sineması olarak tanımlanabilme koşullarını
tartışırken, sadece yönetmenin Kürt, filmin dilinin Kürtçe olması ile darlaştırırsak, asıl önemli
olan ‘öz’ün ve/veya yapıma yüklenen anlamı, verilmek istenen mesajı kaçırmış oluruz. Bu da
sanatın ve sanatçının yüklenmesi gereken misyona aykırılıktan öte bir şey ifade etmeyecektir.
Hatta bu noktada öz ve biçim kavramlarına derinlemesine girişmek ve sinemasal açıdan bu iki
kelimeyi ele almanın, üzerinde durmanın, ne kadar gerekli olduğunu belirtmekte fayda
görüyorum. Konuya ilişkin yoğunlaşan herkesin, bu soruyu gündemleştirip, tartışması
Kürdistan sinemasına şüphesiz büyük katkı sunacaktır.

Bir toplumun sineması, daha genel anlamıyla sanatı, bağlı bulunduğu topluluğun ihtiyaçları
üzerinden kıstaslarını belirler. Çünkü sanat; yaşamı üreten, değiştiren, geliştiren ve
güzelleştirendir. Sanat; toplumun bu ihtiyaçlarını karşılıyorsa, onun öncüsü olabiliyorsa, ona yol
gösterip, felsefesini kazandırabiliyorsa sanattır. Her sanat eserinin, tarih ve toplum üzerinde
değiştirici dönüştürücü bir rolü olduğu kadar, toplumdaki değişimi de kendisine konu edinen bir
diyalektiği vardır. Kürt sinemasının da, Kürt toplumunun bu ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı
üzerinden kendi normlarını belirlemesi gerekir.

Peki yukarıda tartıştığımız şekliyle bakıldığında,
yaptığı çalışmaları Kürt sineması olarak
tanımlayanların üretimleri, ne kadar bahsettiğimiz
toplumsal ihtiyacı karşılayabiliyor? Kürtlerin
tarihini, güncelde yaşadığı durumu ve verdiği
savaşı, bu yazıda uzun uzun anlatmaya gerek
duymuyorum. Ancak bu gün eski Kürdü aşan,
verdiği mücadele ile kendini yarattığı değerler
üzerinden tanımlayan bir Kürt var. Kendisine
kader olarak biçilen çıkmazı kıran, onun dışına
çıkan, kendisi olarak düşünen, varlığı için
mücadele eden, artık kendisi olmakta direten bir
Kürttür bu… Bu halkın değerlerine anlam veren,
gerçeği yansıtan bir tanımlamadır, kuşkusuz...

Bir de bunun yanında, tarihi, bilimi, sanatı kendi
hizmetine koyan, tek dil-tek renk-tek tip diyen
sistemin penceresi duruyor yaşamın orta yerinde.
Tarihi nasıl çarpıtılmışsa, maneviyat yok sayılıp,
nasıl giderek mekanikleştirmişse her şeyi, sömürüyü kutsamış ve önüne çıkan her anlama,
kendisi yeniden yalan-yanlış tanımlama getirmişse, işte aynı öyle Kürde de bir elbise biçmiştir.
Yani dizilerde, orda burada çeşitli görsel alanlarda konu edinen, yardıma muhtaç, kendini ifade
edemeyen, geri geleneklerin içinde boğulan, efendinin yanında çalışan kapıcı, köle Kürt
kıyafetini, bedeni hiç de olmamasına rağmen, zorla giydirmeye çalışmaktadır. Şimdiye kadar
Kürt sineması olarak tanıtılan ya da kendisini öyle ele alan sinema da, ne yazık ki dünyanın
kabul ettiği bu Kürdü işlemektedir. “Zavallı Kürdü kesinlikle inkâr edemezdim ama bu, ancak
devrim sürecinin başlangıcı olarak kabul edilebilirdi. Ondan sonrası için hâlâ sürdürülüyorsa bu
yanılgıdan öteye bir şey ifade etmezdi” diyen gerilla yönetmen Halil Dağ (Uysal) bu gerçeği en
sade haliyle dile getirmiştir.

Her şeyi kendi sınırlarında belirleyen, her sese, her renge, her düşünceye, her duyguya kendi
sınırları dahilinde yaşam hakkı tanıyan bir dünyadayız nihayetinde. Ne yazık ki, Kürt sineması da
bu sınırlarda yürümekte ve buna da ‘evrensellik’ demektedir. Hatta bu evrensellik kaygısı
“Kürtleri dünyaya sempatik göstermeye, dünya çapında Kürtlere beğeni kazandırmaya
çalışıyorum” diyen, bununla kendini kabul ettirmeye çalışan bir düzeye kadar varabiliyor, çoğu
kez. Ve işin kötüsü, bunun, kendisi olmakta direten Kürt’ün, yok sayılarak yapılmış olmasıdır.
Oysa Halil Dağ “..Ve yiğit Kürt’ün filmini yapmanın zamanı gelmişti. Kürt yönetmenler, Kürt
sineması için yola çıkanlar, buna daha fazla göz yumamazlardı. Kürtlerin son otuz yılına
damgasını vuran bir kahramanlık çağı vardı ve artık bu kahramanların üzerinden atlanamazdı.
Kürt anaları son otuz yılda insanlık tarihinin en yüce kahramanlarını yarattı. Hep zavallıları
dünyaya getirmediler. Kürt çocukları dağlarda destanlar yazmıştı. Kürt sineması için yola
çıkanlar bunlar yokmuş gibi davranamaz, bunları hiç yaşanmamış sayamazdı.” diyerek,
sistemiçileşen ‘Kürt sineması yapıyorum’ cümlesini dillendirenlere karşı, Kürdü iyi ve kötüsüyle,
gerçekçi bir şekilde irdeleyen Dağ Sinemasını başlattı..

Eski ve yeni Kürt arasındaki farkı, bu farkı
yaratanların mücadelesi görülmeden, sırf
popüler olma, kendini kabul ettirme adına, bu
halkın acılarına el atmak, her şeyden önce
sanatsal, ahlaki, toplumsal anlamda hangi
kaygılarla hareket edildiği noktasında bir
sorgulamayı gerektirir. Evet, Kürt halkı çok acı
çeken bir halk ve halen de bu acıları bitmiş
değildir. Ancak sanat, bir halkın acılarını, güce
dönüştürebildiği oranda anlamlıdır. Başka
türlüsü, acıları sadece seyirlik hale getirmek
olacaktır. Bunu yaparken de ‘Gerçeği yansıtıyoruz’
denilmemelidir. Çünkü Kürdün yaşadığı gerçek,
acılarla sınırlı değildir. Bu yüzden halkın acılarını
işliyorum adına, onları sömüren bir duruma düşmemek için, ahlaki ve vicdani bir sorumluluk
gereklidir.

Yine, bu dünyanın tanımladığı ve tanıdığı Kürt, diasporada yaşayan, yurtsuzluğa mahkûm,
parçalanmış ülkesinin sınırlarında yok olan bir Kürttür. Kürtler üzerindeki bu acımasız
dayatmada, Kürt sineması da kendisini ‘sürgün ve diaspora sineması’ olarak adlandırarak,
alternatifini yaratmada adım atamamıştır. Oysa Kürt sinemasının bu şekilde tanımlanması şu
anlama geliyor; “Kürt’ün yurdu yok.
Dolayısıyla üzerinde sinema yapacağı
özgür toprağı olmadığı için de, özgür bir
hikayesi de yok. Bu yüzden Kürdistan’da
sinema yapılamaz.” Bu gün sürgünde
yapılan Kürt sineması -Kürt hikâyesini
konu edinse de- ne kadar gerçeği tüm
çıplaklığı ile işleyebilir? Sürgün ve
diasporanın kendisi, gerçeği yok
saymanın bir sonucu değil midir? Tabii
bunu söylerken, ‘sürgün ve diasporayı’
Kürtlerde salt mekânsal bir anlamla da
ele almadığımın altını çizmek gerekir.
Çünkü sürgün, her şeyden önce ruhta,
düşüncede bir mülteci olma, öteki
olarak kalma halidir. Bunu aşmak ise,
yeni Kürt’e dokunmakla, onun hikâyesini işlemekle gerçekleşebilir. Mekânı önemsiz kılan da,
dirilen ve direnen yeni Kürt gerçeğidir. Buna rağmen Kürt sinemasını ‘sürgün ve diaspora
sineması’ olarak tanımlamak, gerçeği yansıtmakta oldukça uzaktır. Bugün Kürdistan’da yapılan
sinema, bu gerçeği kırma yerine, çaresiz ve çözümsüz Kürdü anlatarak, emperyalist sistemin
Kürde biçtiği gerçeği, daha fazla pekiştirmekten öteye gidemiyor. Kürt sinemasının yaşadığı bu
her iki durumda, mevcut dünya gerçeğinin Kürtlere biçtiği kaderin dışına çıkamamanın
göstergesidir. Sistemin, Kürt halkı üzerindeki bu dayatmasına, Kürt sanatçısının da yapıtlarıyla
tabii olması/öykünmesi de, vahim bir durum olmasının yanı sıra; bir an önce sorgulanıp, özüne
dönüşmesi açısından aciliyet arz etmektedir.
                    
kaynak: Yeni Ozgur Politika gazetesi
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>