KurdishCinema

    What is on?

David & Layla released
in USA from 20th of July
2007

5th London Kurdish
Film Festival

“Kürt sineması estetikten ödün vermemeli”

KurdishCinema.com - 4 Şubat 2008

Sinema ile uğraşmak zordur. Üstüne üstlük bir de
Kürtleri, politikayı, mücadeleyi yansıtmayı
düşünmüşseniz, “ vay halinize “ dedirtebilir.

Medet Dilek, tüm olumsuz koşullara rağmen, hem kendi
çocukluğunu hem de Kürt halkının yaşamını anlayıp,
anlatmak üzere beyaz perdeye yönelmiş. Sinema
çalışmalarını yürüten Dilek ile Kürt sinemasını, Kürtlerin
sinemasını, Kürtlerin anlatıldığı sinemayı konuştuk.
 
M. Tuzcuoğlu: Bir Kürt Sineması’ndan söz edilebilir mi?
Varsa bunu nasıl tanımlıyorsunuz, Kürtlerin çektiği eserler mi, Kürtlerin konu alındığı eserler mi,
Kürt coğrafyasını anlatan eserler mi..?

M. Dilek: Sorunlu bir bölgede bulunan, dünya “efendilerinin”  kol gezdiği bir bölgede (Ortadoğu)
bulunan Kürt Halkı’na ya da onun sinemacılarına bir Kürt Sineması var mıdır diye sormak…
Özgürlüğü elinden zorla alınmak istenen, hakları tanınmayan, dillerine, kültürlerine kavuşmaları
engellenen bir halkın bütün, bunlara rağmen Kürt Sinemasını yaratma çabası incelenmeye
değerdir. Bu çabanın sonucunda kimi zaman Türkçe kimi zaman Kürtçe olan filmler çıkıyor.
Kürtçe olan filmler daha da çoğalacak. İşi biraz daha karmaşık hale getireyim; Kürt olmayan
yönetmenler çıkacak, Kürtçe ya da kendi dilinde Kürtlerle ilgili filmler yapacaktır veya kimi Kürt
yönetmenler çıkıp Kürt halkına ait olmayan bir öyküyü filmleştirecektir. Ya da yönetmeninin de
konusunun da, oyuncularının da, film dilinin de bütünüyle Kürtlerle ilgili olan filmler
yaratılacaktır. Bütün bu karmaşık ‘dolayımlar’ın hepsi de Kürt Sinemasına zenginlik katacaktır.
Bu kaos onun iyiliği içindir. Ama Kürt Sineması’na daha fazla özgürlük, daha fazla destek ve
daha fazla zaman verilmelidir ki berraklaşıp kimliğini bulabilsin.

M. Tuzcuoğlu: Bahsettiğiniz engel ve zorlukları biraz daha somutlayabilir misiniz?

M. Dilek: Kürt Sineması’nın karşılaştığı olduğu zorluklar, halkının görmüş olduğu zorluklarla
eşdeğerdir. Nasıl Kürt Halkı kendisini özgürce ifade etmede engellerle karşılaşıyorsa, sineması
da aynen bu engellerle karşılaşmıştır. Dünya “efendileri’ ve bölgenin anti-Kürt ittifakı içerisinde
yer alan ülkeler, Kürt Halkı’na nasıl yaklaşmışsa sinemasına da o gözle yaklaşmışlardır. Kürt
Sineması’nın oluşumunu, genişlemesini, gelişmesini engelemek için özel politikalar
geliştirmişlerdir. Kürt halkını, onun tarihini anlattığı bir filmini Kürtçe çekemiyor oluşu ne büyük
bir zulümdür yönetmene. Örneğin Yılmaz Güney’in “ Sürü’ ve “Yol’ filmini aslında Kürtçe çekmek
istediğini biliyoruz.
 
Kürt Sineması’nın, Kürt sinemacısının sınırlarını aşmasını engellemek için yapılanlara daha
yakın tarihten de bir örnek vermek isterim. Kürt yönetmen Ravin Asaf’ın Kürtçe çekilmiş “Sarı
Günler’ filmi 2003 tarihinde gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali’nde ele aldığı konu itibarıyla
sakıncalı bulunmuştur.
 
Kürt Sineması’nın özgürleşme süreci halen tamamlanmamıştır. Tıpkı bu sinemanın sahibi olan
halkının da özgürleşme sürecinin devam etmesi gibi. En baş nedenleri; siyasal, ekonomik
nedenlerdir.
 
Kürt Sineması adına ortaya çıkarılan eserler çok fazla
olmamasına rağmen hangileri bizlere, sinema salonlarına
ulaşabilmiştir ki. Hangimiz “Nergis Neskewe”,
“Rawe Jinoke” , “Karwaneki Bedeng” , “Çek-Çek “,
“Em Her Tim Koçberin’, “38” filmlerini izleyebildik?
Bazılarını -eğer yasaklanmıyorlarsa- sadece film
festivallerinde görme imkanı doğmaktadır. Ama ben daha
başka bir şeyden bahsediyorum o da Kürt filmlerini izleme
olanaklarının yaratılmasına dair bir politikanın
geliştirilemediğidir. Daha “Kara Tahta” filminin Türkiye
sinemalarına geliş tarihini hatırlayalım, 2001, daha dün
gibi değil mi, bu öyle bir uzun tarih değil. Ben Kürt Sineması örneklerinin izleyiciye
ulaşmamasını Kürt Sineması’nın karşılaşmış olduğu teknik zorluklar içerisinde
değerlendirrmekteyim. İlk filmini çektikten sonra kimi teknik yetersizlikten, ekonomik
problemlerden dolayı bir daha film çekemeyecek Kürt yönetmenler olmuştur, olacaktır da…Evet,
sinema pahalı bir iş. Eğer başka bir işte çalışmamış olsaydım, benim filmlerimde,
belgesellerimde olmayacaktı. İşten kazandığımı sinemaya aktarmama rağmen halen büyük
eksikler içerisinde, zorluklar içerisinde yüzdüğümü söylemeliyim…

M. Tuzcuoğlu: Biraz da eksik ve yetersizlikler ile sizi ümitvar kılan olumlulukları konuşalım…

M. Dilek: Kürt Sineması yeni bir sinema. Tabiî ki yeni oluşunun bazı sıkıntılarını, yanlışlıklarını
yaşayacaktır. “Niteliği, tartışmayı bir kenara bırakalım, önceliğimiz, nasıl olursa olsun daha fazla
Kürt filmi çekmek olmalıdır, birde bu film eğer Kürtçe ise gerisini düşünmeye gerek yoktur artık”
gibi anlayışlar daha filiz olan Kürt Sineması’nı başında çürütür. Daha yolun başında olan Kürt
Sineması kolaycılığa kaçmadan, estetikten, yaratıcılıktan ve elbette daha da önemli olanı dünya
görüşünden ödün vermemelidir.

Bu sinema, niteliğini, farklılığını ele aldığı konularla göstermelidir. İşlediği konulara
baktığımızda onun karakter kodlarını okumuş oluruz.  Kürt Sinemacıları genelde Kürt halkına
yapılan katliamları (Halepçe gibi) ele almışlardır.  Nizamettin Ariç’in “Kilamek ji Bo Beko”su
katliamdan kaçan Kürtlerin öyküsünü anlatır.  “Kara Tahta” da Samira Makmalbaf, “Jiyan”da
Güney Kürdistanlı yönetmen Jano Rosebiani ya da İran’dan Bahman Ghobadi üç filminde de
Halepçe’ye göndermeler de bulunur. Irak- İran  savaşı eksenindeki öyküler, Baas rejiminin
olumsuz etkilediği hayatları konu edinmiştir filmler. Bilinen Kürt filmlerin temalarına
baktığımızda Kürt Sineması’nda özellikle sanat veya politik filmlerinin ağırlıkta olduğunu
görüyoruz. Anlaşılır bir durumdur bu. Dört taraftan da kuşatılmış, teslim alınmak istenilmiş,
köleleştirilmekle yüz yüze bırakılan bir halkın sinemasının politikleşmesi kadar sağlıklı hiçbir
şey yoktur bu hayatta.

M. Tuzcuoğlu: Bir çok kültürel hakkı tanınmayan Kürtlerin, sanatla ve özelde sinemayla
uğraşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

M. Dilek: Bunu çok mu çok önemli buluyorum. Çünkü bu alanlarla uğraşmak fikirsel gelişimi
sağlarken, yaratımlar Kürtlere güven, cesaret kazandıracaktır. Sanat da mücadele alanlarından
biridir ve boş bırakılması düşünülemez bile. Bu alanı boş bırakan halklar erken düşüp, erken
yozlaşırlar.
 
Kürt halkı bu çok önemli olan kanal yolu ile dünyaya ulaşmak istiyor, dramını, sorunlarını onlara
anlatmak istiyor.

Kimi ülkeler de, kimi film festivallerinde gösterilen, başarı kazanan filmler bu açıdan önemli bir
rol üstlenmektedir. Büyük mücadeleler, acılar sonucunda kazanılmış sanattan, tiyatrodan,
müzikten, sinemadan tekrar geriye düşmek herhalde söz konusu olmasa gerek.

M. Tuzcuoğlu: Kürt Sineması bağlamında Yılmaz Güney’in rolü ve etkisi nedir?

M. Dilek: Yılmaz Güney’in önemi çok büyüktür. Kürt
Sineması’na örnek diyebileceğimiz kimi çalışmalar
ondan önce de yapılmıştı. Ama bu böyle olsa da, o
Kürt Sinemasının genel karakterinin ortaya
çıkmasında baş rol oynamıştır. Kürt Sineması’nın ilk
doğuş mihenk taşlarını Yılmaz Güney atmıştır. “Seyit
Han”, “Endişe”,  “Sürü”, “Yol” filmleri yeni Kürt
Sineması’nın başlangıç noktaları olmuştur.

Yılmaz Erdoğan filmleri, Kürt Sineması’nın örnekleri
içerisine sokulamaz. Bunun nedeni ne filmlerinde
Kürtçe’yi kullanmaması ne de filmlerinde bölgenin
sorunlarını işlememiş oluşu değildir. Kürt Sineması
kulvarında bulunmamak onun bir yaşam tercihi
olmuştur o kadar.   Kürt oluşu bile bu gerçeği
değiştiremez. Bu Gani Rüzgar Şavata filmleri için de
geçerlidir. Aşiretçiliği yücelten film bölgede de yapılmış olsa, Kürtçe çekilmiş olsa da Kürt
Sineması’na dahil edilmemelidir. Kürtçe yapılmış bir “Kürt” filmi eğer geri ilişkileri övüyorsa, bu
filmi Kürt Sineması içine almamız doğru olmayacaktır. Çünkü yeni yeni filizlenen Kürt Sineması
ilkelerini önceden belirlemelidir.
 
Kürt olsun olmasın, birçok yönetmen Y. Güney Sineması’ndan etkilenmiştir. Kürt sinemacıları
dört bir tarafa dağılmış olsalar da onları tartışmasız birleştiren bir konu vardır, Yılmaz Güney…
Ki Güney’in benim üzerimdeki etkisi de bir başka öyküdür. Çocukluk dönemlerimde onun
filmleri yasaklıydı. Ama bir arkadaşımın sayesinde videodan “Yol” filmini izleyebildim. Ve
böylelikle onun filmleriyle, anlayışıyla tanışmış oldum. Aslında bu öyküyü başka yönetmenlerde
anlatır. Mesela Doğu Kürdistanlı olan yönetmen Cemil Rüstemi de Y. Güney filmlerini 1979’da
İran yönetimi yasakladığından gizlice keşfedip izlediğini söyler bir röportajında. Kim bilir daha
kaç Kürt yönetmenin böyle öyküsü vardı

M. Tuzcuoğlu: Peki bir filmin Kürt sinemasını ifade edip etmediğinin nasıl anlaşılacağı
konusuna geri dönersek …

M. Dilek: Bu tartışma daha çok devam edecek. Tartışma ve tartışma sonuçlarının Kürt Sineması’
na kazandıracağı çok şeyler olacaktır. Tekrarlarsak; ilk olarak yaratıcılıktan, estetikten ödün
vermemesi gerekiyor. Kürtçenin kullanımı hayati değerdedir, ama kimi filmler vardır dili Türkçe
olmuştur. Yine de Kürt halkını, onun sorunlarını, dramlarını sağlıklı bir şekilde ortaya koymuştur.
Zaten Kürtçe filmlerin yapılmasının yolunu açan bu Türkçe çekilmiş filmler olmuştur. Ümit Elçi’
nin “Mem ü Zin”, Kazım Öz’ün  “Fotoğraf “, Yeşim Ustaoğlu’nun  “Güneşe Yolculuk” ve “Büyük
Adam Küçük Aşk” gibi filmleri örnek gösterebiliriz.
 
Belgesel film çalışmaları da önemlidir. Belgeseller Kürt halkının hafızası niteliğindedir. Kürt
Sineması’nın belgesel filmleri, bir kendini bulma ya da tarihle, resmi ideolojiyle yüzleşmenin
arenası olmuştur. Yusuf Yeşilöz’ün “Duvara Karşı Açlık – Dünyalar Arasında – Alevi Türküsü” bir
ayna niteliğindedir, kendimizi gördüğümüz ayna. MKM Sinema Birimi’nin yaratımları olan
belgesellerin Kürt Sineması’na katkısı önemle anılmalıdır.

M. Tuzcuoğlu: Somut yaşam pratiğiniz çalışmalarınıza ne ölçüde yansıdı?

M. Dilek: Ötekileştirilmek, dışlanılmak, benim çocukluk dönemlerimin kimi kodları olmuşlardır.
Köyden gelmiştik, Kürtçe konuşuyordum, Türkçeyi bilmiyordum,  hatırladıkça içim acıyordu.
Türkçe değil de Kürtçe konuştuğumdan dolayı annem babam beni bakkala ekmek almaya bile
göndermemişlerdi. Kentte ilkokula başladığımda çok az Türkçe biliyordum, bir eziklik
içerisindeydim. Arkadaşlarım sevdikleri yemekleri teker teker sayarken ben orda suspustum.
Çünkü söyleyeceğim yemekleri onların yemediğini düşünüyordum, onlar başka biz başkayız
psikolojisiydi benim ki. Sinema ile ilgilenmeyle başladığım dönemde, çocukluk dönemimde
bana bu yaşatanlarla hesaplaşmam gerektiğini anladım. Yapmış olduğum belgesel filmlerim
kısmı da bu hesaplaşmanın ürünleridir.

Kaynak: Tiroj Dergisi: Sal: 5 Hejmar: 28 – 15 Sermawez 2007
Röportaj: Müge Tuzcuoğlu

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli”

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Kürt değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten çarpıcı
bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>
Makaleler