KurdishCinema

    What is on?

David & Layla released
in USA from 20th of July
2007

5th London Kurdish
Film Festival

Bir hatırlama çabası: 38 Belgeseli üzerine

KurdishCinema.com - 16 Şubat 2008

Mehmet Özveren*

Yönetmenliğini Çayan Demirel’in yaptığı 38
isimli belgesel, Türkiye’de bugüne kadar üzeri
örtülmeye çalışılan tarihsel bir dönemi ele
alıyor. 1930’lu yıllarda Dersim bölgesinde
yaşananları belgeler, gazete haberleri,
tanıkların anlatımı ve araştırmacıların görüşleri
ile mercek altına almaya çalışan belgesel, hem
o dönem yaşananların insani boyutunu göz
önüne seriyor, hem de yeni kurulan ulus-
devletin vatandaşlığı nasıl kurguladığına dair
önemli ipuçları sunuyor.

Belgesel, üzerinden 69 yıl geçmiş olmasına
rağmen tanıklar üzerindeki travmatik etkilerinin
hâlâ devam ediyor olduğunu göstererek olayın                               
Çayan Demirel
insani boyutunu ortaya koyuyor. Nitekim belgeselde görüşlerine başvurulan İsmail Beşikçi,
yaşananları bir jenosid olarak tanımlıyor. Hayatını kaybedenlerin on binlerle ifade ediliyor
olması ve dönemi yaşayanların ifadeleri, İsmail Beşikçi’nin tanımlamasını destekler nitelikte.
Dersim’de yaşananlar Cumhuriyet tarihi içerisinde gerçekleşen en büyük katliamlardan biri
olarak karşımıza çıkıyor.

Tam da bu nedenle, yaşatılan zulmün devlet tarafından üstünün örtülmek istenmesi anlaşılır bir
durum. Hele Cumhuriyet’in niteliğini belirlemiş olan kültürel farklılığa kapalı tek ulus mantığının
günümüzde de gücünü etkin bir şekilde devam ettiriyor olduğu düşünülürse; farklı bir kültürü,
hem de iktidar ile barışık olmamış bir kültürü yok etmeye dönük bir kıyımla yüzleşmeye devletin
/siyasi iradenin direnmesi şaşırtıcı değil.  Ancak asıl çarpıcı olan bu kıyımı yaşamış olanların da
yaşananları unutmak istemesi. Gönül isterdi ki; unutma isteği tarihsel hesaplaşmalarını
tamamlamış, toplumsal barışı sağlamış bir ülkede yaşadığımızdan,  bir daha bu tür olayların
yaşanmayacağını bilmemizden kaynaklansın. Ancak maalesef öyle değil. Tanıklığına
başvurulmak istenen yaşlı bir amcanın, kendi anlatacakları nedeniyle belgeseli çekenlerin
başına kötü birşeyler gelmesinden çekinmesi ve kayda geçecek bir konuşmayı reddetmesi,
aradan geçen yıllara rağmen kıyımın ne kadar etkili olduğunu ve kıyım yapan zihniyetin
günümüzde hala devam ettiğine dair bilinci ortaya koyuyor.

    Yönetmenin de bir söyleşide
    belirttiği gibi bugünü anlayabilmek
    için geçmişi doğru analiz etmek
    gerekiyor: “Bugünü algılayabilmenin
    kodları da bizim için orada yatıyor.
    Tarihsel olarak bir süreç halen
    devam ediyor. Çünkü bu durum
    bugün hala devam eden Kürt
    sorunuyla direk ilgili. Bugünü
    algılayabilmenin kodları, Osmanlı ve
    Cumhuriyet olgusu ile devam eden
    uluslaşma sürecinin temel safhaları,
    bunun sonucu olarak da 1937-38’de
    Dersim’de yaşananlar, bizim bu yola
çıkmamıza neden oldu. Yaşananlar tarihsel olarak bir travma. Biz de bu travmayı hala yaşıyoruz.”

Yönetmenin vurguladığı bir diğer nokta da, Dersim’de yaşananların aslında yanlış tanımlandığı:
“Öncelikle 38’i isyan olgusu ile tanımlamak yanlış olur. Buna isyan diyebilmek, bu tarihsel
durumu bilmemekle alakalı. Ya da resmi tarihi yazmakla alakalı. Resmi tarihi yazıyorsanız bunu
isyanla gerekçelendirirsiniz. Çünkü orada yaşanan bir ulus yaratma istencidir.” Belgeselde
belgelerle çok açık bir şekilde ortaya konduğu üzere söz konusu olan Dersim’de çıkan bir
isyana devletin müdahalesi değil; devletin Dersim’e müdahalesine karşı Dersim’de bir direniş
geliştirildiğidir. Atatürk’ün 1936 tarihli TBMM açılış konuşmasındaki sözleri devletin bölgeye
yönelik sistematik bir harekatı uzunca bir süredir planlandığını gösteriyor: “Dahili içişlerimizde
en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dahilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç
çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun
yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için tam ve geniş salayetler verilmelidir”.

Dersim aslında devletin tek ulus (etnik unsurlar açısında homojen / “tek ülkü /tek millet / tek
hars”) yaratma projesi çerçevesinde bölgeye dönük geliştirdiği asimilasyon politikalarının
sadece bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda, Faik Bulut’un 1927’de bölgede
kurulan Umumi Müfettişlikleri “sömürge valiliği”ne benzetmesi yeni kurulan devletin kendi
toprakları içerisindeki bir bölgeyle ve halkla nasıl ilişki kurduğunu göstermesi açısından
oldukça çarpıcı bir benzetme. Demiryolu, karakol, köprü gibi harekat için gerekli altyapı
tamamlandıktan sonra Dersim’de gerçekleşen askeri müdahalenin sertliğinden anlaşılan o ki
Dersim projenin o dönemki en zor ayağıydı.

38’in bir diğer önemli işlevi ise çok
yaygın bir tez olan Aleviler’in
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde
Kemalist kadroları desteklemiş olduğu
tezinin aslında çok da doğru olmadığını
ortaya koyması. Osmanlı döneminde
baskı altında yaşayan Aleviler’in yeni  
kurulmakta olan rejimi laik özelliğinden
dolayı desteklediği bugün
sorgulanmadan kabul edilen bir görüş
haline gelmiştir. Belgesel, böyle bir
destek varsa bile merkezinde bizzat
Kürt Aleviler’in yer aldığı Cumhuriyet’e
karşı ilk ciddi direniş olan Koçgiri İsyanı
ve Dersim olayları, bu desteğin tüm Aleviler tarafından sağlanmadığını çok açık bir şekilde
gösteriyor. Diğer bir deyişle belgesel akıllara şu soruyu düşürüyor: Aleviler gerçekten yeni rejimi
destekliyor idiyseler; Cumhuriyet’in en kanlı olaylarından biri olan Dersim’i nasıl yorumlamak
gerekiyor?

Kürt sorununun ve Aleviliğin yoğun bir şekilde tartışıldığı, iktidarın her iki konuda da Cumhuriyet
tarihi boyunca aldığı pozisyonu korumakta zorlandığı ve yeni açılımlar yapmak durumunda
kaldığı günümüzde bu sorunlara gerçek çözümler getirmenin önemli bir ayağı da geçmişle
yüzleşmeye olan ihtiyaç. 38 belgeseli her iki sorunun tarihinde de önemli bir yere sahip olan bir
konuyu gündeme taşıdığı için ve buraya resmi tarih dışı bir pencereden baktığı için önemli bir
çalışma.  Tıpkı 1915’te yaşananlar, 6-7 Eylül, varlık vergisi, Maraş katliamı ve diğer birçok olay
gibi Dersim’de yaşananlar da hesaplaşılması gerekenler listesinde yerini korumaya devam
ediyor. Gerçek anlamda bir toplumsal barışı yakalamanın yolu listedekilerin tamamıyla
yüzleşmeden geçiyor.

* kaynak: 13 Aralık 2007 - www.daplatform.com

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli”

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Kürt değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten çarpıcı
bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>
Makaleler