Bir hayal kırıklığı olarak Bahoz  *

KurdishCinema / 23 Mart 2010                            

Mehmet Şarman

Bahoz filminin el attığı dönemden kısa bir gazete
yazısıyla haberdar olduğumda, hem
heyecanlanmış, hem de o sürece benzer
süreçleri yaşayan bir insan olarak filmin
malzemesini nasıl işlediğini merak etmiştim.
Üstelik bir yerlerimizde hep saklı bir albüm gibi
taşıdığımız o dönemi, hakkıyla anlatıp
anlatamayacağı sorusuyla da nedense huzursuz
olmuştum.  

Dersim’den devletin Kürtler üzerindeki şiddetli
asimilasyonun oldukça başarılı(!) olduğu yoksul
bir köyden, fakir bir genç olan Cemal’in(Cahit Gök) doksanlı yılların başında İstanbul’a
üniversite okumak için gelmesi, burada “yurtsever” diye tanımlanan Kürt gençleri arasında
kendini aramanın, köklerine inmenin ve nihayetinde kendini bir kasırganın -yeni bir hayatın-
içinde bulmasının hikâyesini anlatıyor, Bahoz.

Uzak bir köy (“Dur” belgeselini andıran bir köy.) yerinin sakin ve yorgun bir gününde bir çocuğun
müjdeli haberi getirirken Cemal’in evine doğru koşturmasının ardında bir “fırtına”nın aniden
çıkıp, tüm bu dinginliği rüzgârında savurmasıyla, kendi hallerinde sürüp giden, en azından öyle
görünen hayatların fırtınalarla ile darmadağın edileceğinin ilk işareti veriliyor.

Cemal İstanbul Üniversitesini kazınıp dönemin politik Kürt gençleriyle tanıştıktan sonra bil(me)
dikleri ile söylenenler, yer yer kendisine dayatılanlar arasında bir bocalama yaşar. Söz konusu
politik hareketin temel rehber kitapları olan Felsefenin Temel İlkeleri, İlkel Feodal Köleci Toplum
gibi aşırı pozitivist kaynaklarla hızlı bir dönüşüm yaşar. Bu şekilde teorik gıdasını alan Cemal
birkaç protesto eyleminde molotof da atınca “pratik” alanda  da çelişkileri hallolunur ve Cemal
artık özgürlük ve demokrasi için savaşan bir yurtsever kıvamına gelir.

Bu zorunlu özetten sonra şunu söylemek gerekir. Bahoz filmi ilk ve en büyük hatasını neyi, nasıl,
ne kadar anlatacağına karar verememiş olmakla yapıyor. Bir Kürt gencinin aydınlanması,
öğrenci evlerinin yoksulluğu, buruk hüznü, sol örgütlenmelerin arasındaki çekişmeler,
kopukluklar, üniversitelerin özerk olmaması, örgüt içi askeri disiplin, devrim ve aşk çelişkisi…
gibi bir çok yan konuyu merkezi bir hikayenin etrafında birleştirememenin adeta yamalı, ağır
hantal, gittikçe sarkan bir bohça gibi durması, söz konusu senaryonun zayıflığının en iyi
göstergesi. Yukarıda saydığımız konuların hepsi de birbirileriyle organik bir bütün içerisinde ele
alınabilme imkânına sahip olsa bile, Bahoz’da birçok şey filmin doğasından bağımsız, davetsiz
misafirler tadında kalıyor. Davetsiz gelenin mindersiz kaldığı ve nihayetinde rahatsızlık verip,   
iğreti durduğu kopuk skeçler tadında işleniliyor. Bu kopukluk oyunculukta da göze çarpıyor. Delik
deşik senaryosunun gözeneklerinden bazen arsız bir çocuk edasıyla başını bir uzatıp bir
kaybolan oyuncalara kızmakta haksızlık tabi. Ama burada şunu da ifade etmek gerekir ki:
Tahminen 30-40 bölümlük bir diziye yetecek kadar malzemeyi barındıran film, dizi film olarak
çekilseydi bu sorunların çoğu kendiliğinden ortadan kalkardı; ama Bahoz filminin problemleri
burada bitmiyor.  

Filmin, yoğun, yüzeysel, uzun ve didaktik
diyalogları sağanak yağışı altında
kaldığımda Eşkiya filmindeki Baran’ın
koca İstanbul’da Kejê’sini dürbünle
aradığı ve “birini ariyem” diye söylendiği
sahneyi hatırladım. Bu kısacık sahne
münasebetiyle bir eşkıyanın inatçılığını,
mücadelesini, aşka bakış açısını ve o
karakterin kente yabancılığını iliklerime
kadar işleyen beceriyi Bahoz filmiyle
kıyasladım ister istemez. Galiba sinema
birazda budur. Hatta genelleştirsek öykü
yazmak ve anlatmak da böyle bir şeydir.
Niyetini kör parmak misali göze
sokmadan, sulandırmadan, Yeşilçam’ın
o eski filmlerini arattırmadan günlük
yaşamın ayrıntılarından beslenerek
derdini anlatma, imgeleştirme başarısı.
Öyküyü anlatma da hayli sıkıntısı olan
yönetmenin, didaktik nutukları, filmin
üstüne iyi düşünülmemiş, ince eleyip sık
dokunulmamış ve malzemesine
hoyratça yaklaşıp, klişeye, ezber olana,
bel bağladığını böylece kolaya kaçtığını gösteriyor.  

Cemal’in aydınlanma sürecindeki uzun didaktik diyaloglar nasıl devrimci olunurun bir nevi el
rehberi. Hele Oblomov diye adlandırılan tembel, şişman fakat uyumlu Özcan’ın askeri disiplin
havasındaki özeleştiriden sonra kilolarından, hantallığından, kurtulup çıta gibi bir devrimciye
dönüşmesi de tam karikatürlük. Örümceğin ısırığıyla şahlanan Oblomov’un(Özcan) bu uzun
sıçrayışı nice zayıflama, kendine gelme diyetlerine taş çıkaracak cinsten.

Böylesi sancılı çelişkili bir dönemin izlerini oyuncuların ruh dünyasındaki değişimlerinin,
gündelik ayrıntılara yansımaması bir yana, tüm oyuncular basit birer tip olmanın ötesine
geçemiyor çoğu yerde. Ortada birey yok, herkes yönetmenin kafasındaki şablon tipleri oynamak
için arz-ı endam eylemiş birer kukla gibiler. Böylesi mahkum edici bir bakış açısının demokrasi
ve özgürlük davasını anlatmaya soyunması da ayrı bir paradoks. Bu minval üzere sorabiliriz ki
neden Ali(Ali Geçimli) değil de Müslüm (Bertan Dirikolu) ihanet ediyor. Hikâyenin içinde en
azından bunun bir emaresi verilmesi gerekmez miydi? Herkesin aynı olduğu bir öykü de böyle
emareler aramak boşuna, dolaysıyla gidilecek adres de aynı oluyor: Dağ. Ya o zorlama
soyunma sahnesine ne demeli? Filmin başından sona kadar put gibi durarak berbat bir
oyunculuk sergileyen Ali ile iyi bir oyunculuk çıkaran Hêlin’in(Asiye Dinçsoy) konuşulması bile
yasak aşklarının yatakta çıplak buluşmaları bana oldukça zorlama geldi.

Yönetmen, Çehov’un “Memurun ölümü” ile bir dönemin bürokratik diktatörlüğü, yozlaşmayı
kısacık öyküsünde vermesinden yola çıkarak hikâye anlatabilmenin güzelliğinden kopup,
örümcek adam sıçrayışlarından (çekirgenin sıçrama kontenjanı doldu.) medet ummaktan
vazgeçmeli. Böylesi güzel malzemeyi amatör yaklaşım ve ideolojik çemberle ele alması o
günlerin yıkık, hüzünlü, kayıp, kimsesiz anılarına haksızlık. Film bir devrimcinin iç dünyasından
çok, onun dış görünüşüne buna paralel olarak parka ve puşilerine odaklanıyor. Film, etkileyici
ve sarsıcı olmaktan çok, sığ sularda yüzerek ancak iki saati aşkın sıkıntılı bir seyirliğe
dönüşüyor.  

Öğrennci evlerinin sıcaklığı, kendilerince coverledikleri Civan Haco’nun “Siba siba” parçası, yan
karakterlerin (tiplerin mi desek) trajikomik bazı halleri, görüntü yönetmeninin başarısı, film
müzikleri ve birkaç oyuncunun iyi performansı filmin artıları. Ama bunlar böylesi bir projeyi
kurtarmaya yetmiyor.  

Mehmetsarman83@gmail.com

* kaynak: beybun.com
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>