“Gitmek” ve Türk kızı Kürt oğlana aşık olursa: Hakim ulus kadınlık rolünü
asla kabul benimsemez

Müjde Arslan *

KurdishCinema / 3 Ocak 2009                               

Hüseyin Karabey’in ilk uzun metraj filmi olan Gitmek birçok konuyla tartışılabilirdi
şüphesiz, ancak ‘Türk kızı Kürt erkeğine âşık olamaz’ türünden bir gerekçeye
dayalı sansür girişimiyle tartışılacağı kimsenin aklına gelmezdi. Bu girişim, yıllarca sürdürülen
bir eğilim ve uygulamanın en kaba haliyle görünür kılınmasını sağladı. Film, İsviçre’nin
CultureScapes  Festivali’nde Kültür Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü kadrosundaki bir
bürokrat olan İbrahim Yazar tarafından bu gerekçeyle ‘sansür’ edildi.

Atıf Yılmaz’ın Esat Mahmut Karakurt’un aynı adlı
romanından sinemaya uyarladığı Dağları  
Bekleyen Kız (1955) filminde tersine bir söylemle
benzeri bir tablo vardır. Zira bu filmde adı konmuş,
ipuçları açık olan ‘isyancı’ bir kadın görürüz, adı
Kürt’tür. Yine bu filmde adı konmuş kahraman,
kurtarıcı, güçlü bir erkek seyrederiz, adı Türk’tür.

Türk erkek, Kürt kıza âşık olur, hem de onu
öldürmek isterken; onu korur, dönüştürür,
dağlardan uzaklaştırır. Kadın Kürtlüğünü, halkını,
cinsiyetini bırakır ve ‘Türk erkek’ olur. Gitmek ise
bütün bunlara tersten bir okuma sağlıyor; Türk,
hep gösterilenin aksine biraz şişman bir kadın
olsa ve çirkin bir Kürt erkeği sevse, hatta peşinden
her şeyi göze alarak gitse ve kimse  kimseye benzemese nasıl olur?

Sansür Girişimi

Bakanlık yetkilisinin bu ‘özlü’ sözü sarf etmeye götüren sansürleme girişimi kısaca şöyle
özetlenebilir: Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan önce senaryo geliştirme, ardından yapım desteği
alan filmin İsviçre’de sekiz kente birden yayılan ve bu yılki teması Türkiye olan CultureScapes
festivali programından çıkarılması için adı geçen bürokrat tarafından festival yönetimine baskı
yapılır. Bu sınırları aşan sansürleme girişimiyle adı konmayan, yıllarca ‘çatışma’ denerek
geçiştirilen süreç, ‘savaş var’ adını alır. Bürokrat, bu ortamda Türk kızlarının Kürt erkeklerine
aşkının hoş karşılanmayacağına kani olur; filmin ülkenin büyük bir fonla desteklediği bir
festivalde gösterilmesini kendi rolüne yakıştıramaz ve filmin programdan çıkarılmasını ister.

Ekonomik olarak bakanlığın 400 bin Euro’yla desteklediği festivalde bu kadarlık bir naz payı
olsundur! Bütün bunlar yaşanırken İsviçre basını olayı manşetten ‘skandal’ olarak duyurur,
tepkiler üzerine film bu kez program dışında gösterilir sessizce. Bunun üzerine Yazar, aynı
günlerde İsviçre’de de bir basın toplantısı düzenler ve filmi sansürleme girişimlerini şöyle
savunur: “Bugünlerde, 20 asker ölürken, bir Türk ile Kürdün aşkını anlatan bir filme yer verilmesi
yanlış olur.” Yazar’a göre, yanlıştır. Yanlış mıdır?

Sadece film değildir sansürlenen; aynı zamanda festival sitesine eklenmiş bulunan üç
makalenin,  Türkiye’nin istenen yüzünü anlatmadığı bahanesiyle siteden çıkarılması talebinde
bulunulur,  çıkarılırlar da. Hemen ardından Türkiye’de gazeteler peşpeşe haberler yapınca,
ülkenin kültür  bakanı bütün bu komediyi şöyle bir açıklamayla ‘kurtarmaya’ çalışır: “Film
bölücülük yapıyordu,  izin vermedik.” Bakan’a bakılırsa, Gitmek, bir grubun progapagada aracıdır.

Bakan bu açıklamayı yaparken filmi izlemiş midir bilinmez; ne zaman işin içinden çıkılmaz bir
hale gelinse ‘bilinmez’, ‘duyulmaz’ ya da bu işte hep bir grubun parmağı vardır. Bakan bu
açıklamasıyla kimseyi şaşırtmaz tabii. Filmin yaşadığı bu süreç, Kürt söylemini ağza almanın bu
ülkede hâlâ nasıl bir tabu olduğunu, zihinlerdeki sansürün hâlâ nasıl geçerliliğini koruduğunu
açığa vurur; aynı zamanda Kürt’ün ‘ötekiliği’ni anlatır cinsiyetçi bir söylemle. Gelelim, Türk
kızının, onu peşinden götürecek kadar tutkunu olduğu Kürtle aşk hikâyesine...

İstanbul’da yaşayan tiyatrocu Ayça ile Kuzey Irak’lı tiyatrocu Kürt Hama Ali, Türkiye’de  
çekilen Ravin Asaf’ın yönettiği Sarı Günler (2001) filminin setinde tanışır ve birbirlerine âşık
olurlar. Filmde Ayça Damgacı köyün güzel kızını (Kürtlerde biraz şişman kadın hep güzeldir),
Hama Ali Khan ise ağayı canlandırmaktadır. Filmin çekimleri bittikten sonra Hama Ali Irak’a,
Ayça ise İstanbul’daki rutin hayatlarına geri dönerler. Irak’ta savaşın patlamasıyla birbirlerine
ulaşmaları âdeta mucize halini alır. Irak’ta savaş, İstanbul’daysa savaş-karşıtı gösteriler vardır.

Ailesi, tiyatro çevresi ve kendisiyle mücadele halinde olan Ayça, her gün yeniden şahit olduğu  
bir başka yüzünü görmektedir hayatın: ezilenin dünyasını. Ayça artık İstanbul’da yapacağı,  
bekleyeceği bir şey olmadığına inandığı gün, gitmeye karar verir: Elinde küçük bir valiz ve çok
bölümlü bir harita vardır. Filmin büyük kısmı, Ayça’nın önce ülkenin doğusuna, oradan İran’a ve  
son olarak Irak’ta bir sınır köyüne yolculuğunu anlatır.

Filmi sansürlenme girişimindeki temel zihniyet, Türk sinema tarihinin tozlu raflarında bütün
acıklığıyla durmaktadır: Türk kızı hangi filmde bir Kürt’e âşık olmuştu ki, hatta sadece Kürt değil,
hangi filmin asıl karakteri Kürt, Ermeni, Rus ya da başka bir ulustandı ki! Türk hep erkekti, ancak
sevilen, kadın olabilirdi, ya da başka bir ulustan.

Halit Refiğ’in “Bir Türk’e Gönül Verdim” adındaki, ismiyle bile Türklük, ulusallık söylemlerini
yücelten bu filminde, bir İsveçli kız Türk gencine gönül vermekte ve kız, erkeği uğruna bütün
hayatını kökten değiştirmekteydi: Uluslar, erkeklikle temsil edilmeyi tercih ederler. Filmi sansür
etme girişiminin altında yatan temel düşünce budur.

Anlaşılan kuvvetle inanılmaktadır ki, Kürt ulusu bir erkekle temsil edilse, gücü, erki temsil
edecektir ve belki bu ‘savaş’ ortamında moralsizlik, zayıflık yaratacaktır… Yaratacak mıdır?

Oysaki filmin temel derdi insanlık hâlleri üzerinedir: herkesin yaşadığı aşk gibi, varoluş gibi,
ölüm gibi… Filmde sınırlar, kimlikler, diller, siyasal bir alt metin sağlasa da, bu görebilenedir.
Bu noktada elbette, Hüseyin Karabey’in kısa film ve belgesellerinin de içinde bulunduğu
filmografisindeki bütün filmlerin, çok daha belirgin bir muhalif siyasal söylem içerdiğini
hatırlatmak yanlış olmaz.















Aşkın Doğusu

Filmde ‘kimileri’ni rahatsızlık edebilecek birkaç nokta şöyle sıralanabilir: Kadın filmde herkesin
yapamayacağı kadar cesur bir yolculuğa tek başına çıkar: ölmek ya da kalmak pahasına.  Hem
de bir Kürt’ün peşinden. Yolculuk hep olanın aksine Batı’ya değil, Doğu’ya doğru akar.  Aşkın
peşinden Doğu’ya gitme metaforu da hâlâ aşk için umudun olduğu tek yer düşüncesini taşır.
Yolcu Ayça; bu kez Ferhat değil dağları delen, Mecnun değil Leyla’sı için deliren… Onu
peşinden götüren Kuzey Iraklı Kürt Hama Ali Khan, bizi peşinden sürükleyen Ayça’nın aşkı…
Üstelik herkesin evinde televizyon başında savaşları canlı yaşadığı bir dönemde savaşın içine,
gerçeğin peşinde bir yolculuğa çıkar Ayça.

Film anti-kahramanlar üzerine kuruludur: Hiçbiri başrol oynamamış, oynamayacak insanların
hikâyesi: Ne Ayça alışkın olduğumuz güzel kız, ne erkek güçlü, akıllı, haşmetlidir… Türk kızı,  
Kürt oğlanı kalbiyle takip eder: Kürtçe öğrenir, onların dünyalarına girer. Şimdiye kadar hep,  Kürt’
e aynı rol biçilmiştir Türk sinemasında, Kürt, Türk’e hizmet edendir. Öyle midir gerçekten?

Kürtler bütün Türk sinemasında geçtiği gibi aksanlı bir Türkçe değil, kendi özünde, doğalında,  
varoluşlarında olduğu gibi Kürtçe konuşurlar. Habur Sınır Kapısı’nda oğlunun Irak’taki akıbetini
öğrenmek için bekleyen yaşlı bir anne, Ayça’ya Kürtçe bilip bilmediğini sorar,  bilmeyince de
Ayça için üzülür. Şimdiye kadar Türkçe bilmeyen, bilmediği için hastanede,  mahkemede, yolda
derdini anlatamayan yaşlı kadınların ezikliğini yaşar Ayça. Yaşlı nine Türkçe  bilmek zorunda
değildir: bir ömür sürdüğü topraklarda kendi dili yetmektedir ona.

Aynı topraklarda yaşayan bütün komşu halklar birbirlerinin dillerini bilirler; doğalında böyle  
gelişir zaten hayat, böyle çiçek açar kardeşlik, Mardin, Hatay gibi Kürt, Arap ve Türklerin  
birlikte yaşadığı sınır bölgelerinin üç dilli olması, herkesin diğer dilleri anadili gibi  
bilmesi çok sıradan bir durumdur: Belki Türk öğrense, öğrenmek istese Kürtçe’yi, önünde yeni  
bir dünya, yeni bir gelecek yaratılacaktır.

Kürt’ün Temsili

1990’lı yıllara kadar Türk sinemasında Kürdün temsili kaçakçı, şalvarlı, köylü şeklindedir. İlk  
defa Yılmaz Güney filmlerinde iyi-kötü güçlü bir karakter olarak yer alsa da, filmlerde Kürt’ün adı
ancak 1990’larla birlikte anılmaya başlanmıştır. Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk, Handan
İpekçi’nin Büyük Adam Küçük Aşk filmleri tamamen bu temalar üzerine kuruludur; Kürt’ün
hikâyesidir.

Karabey’in filmi bu minvalde de kıymetlidir: Hep bilinenin aksine Kürt ressamdır, âşıktır,  
Süpermen kostümü giyip uçandır. Özellikle Hama Ali’nin süpermen olduğu film içindeki kısa
film bölümlerinde bir ironi vardır, onun aslında pek de süper bir adam olmadığı ortadadır,
Süpermen kostümü giyse de sonuçta Ayça’ya ulaşamaz. Ayça bir süper kadındır oysaki…

Filmin kendi içinde son derece tutarlı olduğunu söylemek mümkün: Doğruyu sunarken
kasnakla izleyiciyi baş başa bırakıyor: filmin içinde ikinci bir aygıt var; hayatları yöneten, içini
boşaltan, öldüren televizyon. Hikâye bu iki alıcı arasında gerçeği sorgular, neyin ne kadar doğru
ya da gerçek olduğunu bilmeyiz: Bu bize Ayça’dan aktarılandır… Filmdeki ikinci kaynağımız
televizyondur; bütün olumsuzluklar ondan yayılır; günah kutusu gibi… Soran’ın tutuklanmasını,  
Hama Ali Khan’ın başına gelenleri bize hep televizyon aktarır.

Filmin finali dışındaki her şey gerçektir: final, yönetmenin yorumunu ortaya koyar: sarsmak,
rahatsız etmek, yakınlaştırmak. Film, mesafeyi korumaya özen gösterir; Ayça’yla, Hama Ali ve
diğerleriyle… Filmdeki tek özdeşleşme filmin finalinde durur… Ekrandan sunulan hiçbir şey
uzak değildir çünkü.
Bütün film boyunca Ayça takip edilirken, yönetmen hikâyedeki varlığını finalde gösterir.  
Ayça’yı beklerken bırakır, sınırdaki bir köyün bakkalında, televizyon açıkken. Ya Hama Ali? O  ne
yapacaktır, aşkı uğruna herhangi bir şeyi (ölümü?) göze alacak mıdır?

Filmin içinde taşıdığı duyguları, ifadeleri, gözükenden çok daha fazlasını veren metniyle çok
güçlü ancak didaktik yönü eleştirilebilir: Zira belgeselin de etkisiyle mültecilerin kaldığı  
“Bekar Hanları” gösterildiğinde Ayça İran’a gittiğinde her şey sanki ilk kez duyuluyormuş, ilk  kez
anlatılıyormuş hissiyatını taşımaktadır; bu da filmi fazla belgesel, fazla öğretici kılan bir özelliktir.
(Turkcell telefonlarının İran’da çalışmaması, başörtüsü meselesi, İran’da  
Türkçe’nin yoğun kullanımı gibi…)

Türk sineması bir asimilasyon aracı olmuştur hep: Türkçe konuşan Kürtlerin, ne oldukları, nasıl
gözüktüklerinin sineması olmuştur: Nasıl ki çocuklar okula girmeden, dersler başlamadan her
sabah ‘ne mutlu Türküm’ diyerek Kürtlüklerinin ağırlığı altında ezilmişlerse, Türk sineması da
aynı ezici duyguları vermiştir. Onca yıldan sonra, bu duyguyla büyüyen onca kuşaktan sonra
bugün Türk sineması, Kürt’ü anlatmayı deniyor; bu çabasıyla da Hüseyin Karabey’in yaptığı,
yapmaya çalıştığı kıymetlidir, izlenmeyi de, üzerine yazılmayı da, konuşulmayı da gerekli
kılmaktadır; aynı zamanda yapılacak yeni filmlere bir kanal açmakta, cesaret vermektedir.

Haber bültenlerinin geçtiği son dakika haberleri bizleri, yakınımızdaki savaşa ne kadar
kanıksatıyor ve çözümsüzlüğe alıştırıyor ise, bu film de meseleyi o kadar sıradan ve basit kılıyor:
Bir Türk kızı, bir Kürt oğlana âşık oluyor, hepsi bu.

* mujdearslan2003@yahoo.com
Makaleler

Dizi dizi şovenizm / Ömer
Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema

Bir kuşağı anlamak /
Ewrehmun Baydemir

Bahoz Fırtına üzerine /
İsmail Beçikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması /
Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik Sineması
/
Kamuran Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Hüseyin Karabey'in
'Gitmek' filmi gösterime
giriyor

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Belçim Bilgin'le röportaj:
Kürt
değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>