Dizi dizi şovenizm

Ömer Leventoğlu *

KurdishCinema / 29 Aralık  2008                               

Özellikle de 1990’lı yılların sonlarına doğru artan rekabet üzerine televizyon yayıncıları “dizi film”i
keşfetti. Dizi film, seyirci toplamanın, kalıcı ve bağımlı bir izleyici kitlesi yaratmanın efsunlu
anahtarıydı.

Ne kadar ırkçı, şovenist, tahrikçi, özellikle Kürtler için sinsi ve aşağılayıcı bir dil ve örgüyle
çekilen dizi varsa, hepsi şaşırtıcı bir biçimde apolitikti.

İleride büyük bir site olacak, zenginler konaklayacak bu evlerde, kapılarında bekçileri, gizli
kameraları, yüksek korunaklı duvarları olacak, altında otomobiller için park yerleri, marketleri,
kafeleri olacak ama şimdilik bana hizmet veriyor bu binalar... Kaçıp gittiğim İstanbul’da üçüncü
ayımı doldurmak üzereyim... Biz yirmi civarında amele, kaldığımız inşaat odasında talaş
yakıyoruz akşamları, ama ne fayda, gece yarısına varmadan ince bir sızı gibi giriyor sırtımdan
ayaz, artık uyu uyuyabilirsen...

Kahveye, televizyon izlemeye, Rami’den Topçular’a inip geri dönüyoruz arada bir ve kulağıma şu
türden sözler ilişiyor oralarda: “Bir televizyon daha açılıyormuş...”

Ama nasıl olacak bu? Demek ki kahveci yeni bir
televizyon daha alacak. Oysa, “Hayır, aynı
televizyondan iki televizyon izleyebileceğiz”
deniyor. Afallıyor ama inanmış gibi görünüyorum.
Sadece öyle görünüyorum, çünkü inanılması
imkansız bir şey bu... Halbuki çok geçmeden
gerçek oluyor anlatılanlar, adam düğmenin birine
basıyor ve izlediğimiz görüntü gidiyor başka bir
şeyler geliyor televizyona. Biz henüz inşaatın ince
sıvasına geçemeden başka bir televizyon kanalı,
daha sonra başka bir kanal... Artık yüz tane olsa
fark etmez, biliyorum ki her bir televizyondan
istediğin kadar farklı yayın yapılabiliyor...

Birkaç yıl sonra üniversiteye girebiliyorum. Star, ATV, Kanal-D, Show TV, HBB birbiri peşi sıra
açılıyorlar. Bu arada Kürt hareketi de insanın kanını donduracak direnişlerle büyüyor. O dönem
üniversitelerdeki temel tartışmalarımızdan biri şu: “Bu TV kanalları çoğaldıkça, TRT’nin Milli
Güvenlik Kurulu’nun aldığı kararlar doğrultusunda yayın yapma tekeli kırılacak, açık oturumlar,
demokratik tartışma zeminleri açılacak, televizyonlar tek elden denetlenemeyeceği için MGK
anlayışının dışında haberler de görebileceğiz.”

Önceleri gerçekten de böyle olur gibiydi. 32’inci Gün, Siyaset Meydanı programları yayınlanıyor,
kimi spikerler o günlerde tabu olan “Kürtler”, “Newroz” gibi kavramları kullanıyor, hatta kimi
televizyonlar Abdullah Öcalan ile yapılan röportajları yayınlıyorlardı. Devrim gibi bir şeydi olup
bitenler... Siyaset Meydanı’nda Mehmet Altan’ları, Altan Tan’ları, Mehmed Uzun’ları, Yaşar Kemal’
leri izliyoruz... O kadar ki, HBB televizyonu HEP’in kongresini saatlerce canlı olarak
yayınladığında artık özel televizyonların devrimci bir durum yarattığından şüphe kalmamış
gibiydi. Aramızda, arada bir kuşkusunu dile getirenler, kelaynak kuşları gibi yalnız ve itibar
edilmez kimseler olarak kalıyordu. Oysa 1994 yılının Mart ya da Nisan ayıydı, Genelkurmay
Başkanlığı basın mensuplarını toplayıp “brifing çekince”, işin rengi birden bire değişti.
Gazetelerde, televizyonlarda küfür gibi bir dilin hakimiyeti galebe çalmaya başladı.

Tv yayıncıları ‘dizi film’i keşfetti...

O günden bugüne hem televizyon kanalları çoğaldı hem de “televizyon yayıncılığı” denen şey
büyük bir nitelik değişimine uğradı. Özellikle de 1990’lı yılların sonlarına doğru artan rekabet
üzerine televizyon yayıncıları “dizi film”i keşfetti. Dizi film, seyirci toplamanın, kalıcı ve bağımlı bir
izleyici kitlesi yaratmanın efsunlu anahtarıydı. Artık TRT’nin yıllarca yayınladığı Latin Amerika
dizileri ya da “sitcom” (situation comedy-durum komedisi) tarzındaki tamamı bir evin içinde
geçen basit aile dizilerinin ötesine geçiliyor, izleyiciler haftada bir gün vasat ama yine de ilgi
çekici drama örgülerini izlemek üzere TV karşısına geçiyorlardı. Bu dönemin ilginç
örneklerinden birkaçı; Star TV’de yayınlanan “Aynalı Tahir”, daha sonra “Berivan”, “Kurt Kapanı”,
giderek “Süper Baba” ya da “Bizimkiler” gibi dizilerdi. Bu dönem dizilerinin politik misyonlarına
ilişkin ne kadar derin eleştirel analizler yapılabileceği kuşku götürür. Çünkü bu diziler, politik
konulara oldukça mesafeli duruyor, pek suya sabuna dokunmuyorlardı. Dizideki hikayeler,
ailenin ya da mahalle gibi küçük sosyolojik birimlerin etrafında dönüyor, dürüstlük, sadakat ya
da vefa, temel erdemler olarak işleniyordu.

Ancak 1994 yılı baharında medyaya çekilen brifing
bir ilk olmuştu fakat asla orada kalmadı,
yaygınlaşıp derinleşti, tıpkı 12 Eylül gibi kusursuz
işleyen bir sisteme dönüştü. Televizyon
yayıncılığında belli bir izlenme oranına ulaşan
kuşak ne olursa olsun; haber, program, magazin
ya da dizi, gittikçe artan şovenizmden uzak
kalamadı, kalmadı, hatta giderek şovenist
ideolojilerin üretildiği birer üsse dönüştü.
Şovenizmin üretildiği temel yayınların başına da
“dizi”ler geçti.

Ancak ilginç olan şuydu: Ne kadar ırkçı, şovenist,
tahrikçi, özellikle Kürtler için sinsi ve aşağılayıcı
bir dil ve örgüyle çekilen dizi varsa, hepsi
başlangıçta şaşırtıcı bir biçimde apolitikti ve
Kürtler için cazip ritüeller taşıyordu. Ayrıca
Kürt toplumunun yaşadığı sorunlara şu ya da bu
ölçüde duyarlı gibiydiler; diyelim ki işte töre cinayetlerine eleştirel bakıyormuş gibi yapıyorlardı,
Kürtlerin giyimi ya da yaşam tarzıyla donatılmış kahramanların hayranlık uyandırıcı serüvenlerini
sunuyorlardı. Anti-Kürt, şovenist, ırkçı, elit ve tepeden bakan hemen hemen bütün dizilerin
başlangıç öyküleri budur... Örneğin Kurtlar Vadisi dizisi ilk ortaya çıktığında Kürdistan’da sayısız
cinayet işlemiş olan Cem Ersever’in devlet içinde nasıl kullanıldığı teşhir ediliyor, kimi
entrikalarla iç güvenlik denen kontra cinayetlere göndermeler yapılıyor, Susurlukçular’ın, JİTEM’
in ya da MİT’in kimi karanlık operasyonlarına, faili meçhul cinayetlere politik olarak eleştiri
getiriliyor gibiydi. Deli Yürek, Pusat, Karayılan, Köprü, Ekmek Teknesi gibi dizilerin neredeyse
tamamında buna benzer bir seyir defteri görmek mümkündü. Bu televizyon dizilerinin tamamına
yakını zaman içerisinde belli bir izleyici kitlesine ulaştıkça değişim geçirdiler, artık etrafına
toplanan kalabalığı aşağılayan, devlet despotizmini meşrulaştıran, kapitalizmin vahşetini çekici
gösteren temalar işlemeye başladılar. Kürt renklerini taşıyan diziler... Televizyon dizilerinin geniş
kitleler için genel bir ahlak, yaşam tarzı, üslup ve dil sunuyor olmaları, başlangıçta bu dizilere
büyük yatırımlar yapamayan televizyon kanallarını da tahrik etti ve küçük kanallar da böylece dizi
furyasına katıldılar. Samanyolu, Kanal 7, Flash TV gibi dar bir çevreye hitap eden kanallar,
düşük maliyetli ama belli bir sosyal çevreye hitap eden, dolayısıyla, maliyetleri kurtaracak kadar
da olsa mutlaka kemik bir izleyici bulmayı garanti altına alan diziler çekmeye başladılar. Bu
kanalların o güne kadar yaptıkları diziler, genellikle uhreviyata, ilahi nizama ya da kimi dinsel
güçlerin esrarengiz, tılsımlı dünyasına dönüktü. Bu haliyle ilgi çekici, merak uyandırıcı,
sürükleyici bir rota da yakalayabiliyorlardı. Fakat yine de belli bir izleyici eşiğini aşmaları
mümkün değildi. İşte 2000’li yıllarla birlikte, bu kısırdöngüyü aşmak için belki de bu coğrafyanın
başına gelmiş en talihsiz tipleri bulup bir araya getirdiler. Örneğin Gani Rüzgar Şavata adında
bir adam, Kanal 7 için diziler çekmeye başladı. “Azat” filmi ile herhangi bir konudan, sinema
dilinden, sanatsal nitelikten ve estetik üsluptan nasibini almamış konu anlatımı, diyalog ya da
görüntüler peşi sıra akıyor, 1970’lerin Yeşilçam’ından “fırlayıp cızırdayan insanlar”, Kürtçe’nin ve
Türkçe’nin mümkün olabilecek en amiyane ifadeleriyle konuşuyor, ama araya serpiştirilen kimi
Kürtçe ezgilerle milyonlara ulaşabiliyordu. Biçimsiz ve acemi bir şekilde boynuna poşuyu atmış,
bazen gerillaların giydiği mekaplardan giymiş ya da kimi zaman konaktaki bir marabayı ya da bir
otobüs muavinini pataklayan adamın biri Cüneyt Arkın edasıyla hareket ediyor, Ferdi Tayfur
lügatini kullanıyordu... Dizide, hiç beklenmedik bir anda Avrupa Birliği’nden bir insan hakları
heyeti Türkiye’ye getiriliyor ve “Türk vatanını seven bir Kürt” tarafından azarlanabiliyordu. Fakat
konu ne kadar gerçeklikten uzak olursa olsun, ortalama 40 yaşını geçmiş Kürt kadınlar ya da
kentli yaşamı hiç mi hiç görmemiş genç ev kadınlarını ekran başına topluyordu. Konu ne olursa
olsun Kürt kadınları yaşlı gözlerle bir saatini bu televizyon kanalının başında geçiriyordu. O
kadar ki, bu küçük kanalların bu kadar berbat hikayelerle ulaştıkları ratingler sonrasında, o güne
kadar Kürt renklerinden kendilerini korumaya çalışan kanalların tamamı, yapımcıları, hikaye ne
olursa olsun içinde mutlaka Kürt renklerini taşıyan diziler çekmeye zorladılar. Böylece Türk
televizyonlarının yayınladığı diziler aldı başını gitti ve her kanal haftada en az 5 dizi yayınlamaya
başladı, sabah ve öğlenden sonra kuşaklarındaki çocuk dizileri de eklendiğinde, haftalık sayı 7-
8’e ulaştı. 2000’li yıllara kadar, hemen hemen bütün dünyada standart bir ölçü haline gelmiş
olan 45 dakikalık dizi formatı da bozuldu. Kimi diziler 90 dakikaya kadar uzayıp giden bölümler
yayınlamaya başladılar ve böylece diziden aşağı kalmayan reklamlar da hesaba katıldığında,
akşam yemeğinden sonra TV karşısına geçen aile, o gece yatağına giderken, duygusunu ve
bilincini dizi dışındaki herşeyden arındırmış olarak uyur oldu.

Hatta iş o kadar ileriye gitti ki, başlangıçta TV
yöneticileri yapımcıların kapısına giderken, artık
yapımcılar TV yöneticilerinden randevu almak için
yönetici özel sekreterlerine iyi davranmak
zorunda kaldılar. Bir dizi fikriyle TV yöneticilerine
gitmek imkansızlaştı, yapımcılar kendi dizilerinin
reklamını, sponsorunu ayarlamadan randevu bile
isteyemez duruma geldiler. Bu nedenle dizilerin
sponsor ya da reklam verenleri ayartması için,
onların yaşam tarzını, genel sınıfsal çıkarlarını,
burjuvazinin ahlak ve ilkelerini dizi hikayelerinde
işlemeleri gerekiyordu.

Dizilerde üç tür oluştu

Bunlardan birincisi; özel hastanesinden özel okuluna, giyiminden evlerin iç mimarisine,
otomobil markalarından eğlence yerlerine, büro içi döşemelerinden oyuncuların kullandığı
elektronik teknolojiye değin herşeyi ama herşeyi, kostüm ve renk seçimleri, orta sınıf ve üstü
gelir düzeyinin yaşam tarzıyla örülmüş diziler: Bu dizilerde yoksulluk asla göze çarpmaz. Olsa
olsa İstanbul’un lüks bir semtine dadanmış ahlaksız bir dilenci ya da kapkaççı, dizideki zengin,
yakışıklı ve cevval aktör tarafından pataklanır, haddi bildirilir. Çocuğundan yaşlısına, genç
kızından orta yaş jönüne değin diyaloglar ve espriler seçkinci, özenti yaratıcıdır. Kamera
açılarından kullanılan objektifler ve renk filtrelerine, mekanların dizaynından makyaja kadar
bütün nüanslar, bütün detaylar bu ana çerçeveye göre tasarlanmıştır.

İkincisi; tepeden tırnağa militarist, anti-Kürt, ırkçı, şovenist, Genelkurmaycı, Ergenekoncu,
dönemin iktidarının dili ve üslubunu toplumun bütün kesimleri için geçerli kural vehmeden, yani
bir gün AKP grup toplantısında ya da TSK bildirisinde yer alan bir cümleyi bir hafta sonraki
bölümünde iyi roldeki babacan aktörüne söyleten, devletin ve çetelerinin bulaştığı ne kadar
insanlık dışı suç varsa bunların tamamını genel olarak toplumsal muhalefette yer alanlara ama
özel olarak da Kürtlere, gerillaya, legal demokratik kurum temsilcilerine mal eden, onları
toplumda teşhir eden kafatasçı diziler. Bu dizilerde Kürtlerin neredeyse tamamı teröristtir.
Terörist olmayanlar da terörün Türk milletine verdiği zararları sezemeyecek kadar zekadan,
izandan, kavrayıştan yoksul zavallılardır. İdealist askerler gidip Kürdistan’da vatan uğruna şehit
düşerler. Şehit düşmeden önceki bütün askerlik görevi ise bölgede cehaletin pençesinde
kalmış Türk devletinin yüksek erdemlerini ve şefkatini algılayamamış zavallılara iyilik yapmakla
geçer. Buraya gelen doktorundan öğretmenine, hemşiresinden kaymakamına, jandarma
komutanından banka müdürüne herkes kendini ulvi amaçlara adamış, tanrısal bir sebat ve
nirvana düzeyinde bir ermişlikle donatılmış “Türk kimseler”dir.

Bu ikinci kategori dizilerin bir kısmı da sadece İstanbul’da geçer ve iyi yürekli polislerin
toplumdaki aşırılıkları nasıl budadıklarını anlatır. Bu tür dizilerin en belirgin özelliklerinden biri,
daha önceki görece apolitik aile dizilerinde iyi ahlakı temsil etmiş, iyi aile babası ya da babacan
bir mahalle muhtarı rolüyle toplumsal sempatiyi kazanmış kimseleri polis şefi rolünde seyirci
karşısına sürmesidir. Emniyet müdürlüğünün en kritik departmanında en yetkili şef olan
müdürümüzün emrindeki sivil polisler ise Kürdistan’da özel operasyonlara katılmış biraz çılgın,
“kendine has özel yöntemleri olan”, zeki ve esprili ama gözünü budaktan sakınmayan tiplerdir.
Babacan emniyet müdürü bu “iyi çocuklara” şefkatle yaklaşır, onları insan hakları ve adalet
doğrultusunda sevk ve idare eder, böylece sefalet içindeki toplumla yüksek görevlerin icracısı
polis arasında fedakarlığa, özveriye ve kötülüklerden arınmaya dayalı bir ilişki sürüp gider.

Üçüncü kategorideki diziler ise özellikle fantastik öğelere yer veren,
münferiden gelişme yaşındaki çocukların “tatlı cadı” ya da “tatlı
dadı”, “Süpermen” hikayelerini anlatan, 3-5 yaşlarındaki
çocuklardan ortaokul ya da lise çağlarına kadarki kuşağın tatlı
hayatlarını konu alan filmlerdir.

Herkesin bir dizisi var

Türkiye’de bugün hem dijital uydu sisteminden hem de kablolu sistemle dizi film yayınlayan
televizyon sayısı 20’yi geçiyor. Herkesin bir dizisi var. Bu nedenle herkesin dizilerde bir annesi,
bir babası, bir koruyucu meleği, bir sevimli Jitemcisi, bir sempatik mafyacısı, iyi yürekli bir polis
şefi, şefkatli bir komutanı, bıçkın bir işadamı, herkesin acıdığı bir töre kurbanı Kürt kızı, hemen
herkesin tiryakisi olduğu bir tatlı cadısı, hemen herkesin acısını çektiği bir aşk ve hemen
herkesin özendiği bir ailesi, herkesin bir “jön”ü, herkesin bir “idol”ü vardır. İzleyicilerinin çoğunun
kar etmesi, kapanmaması için iç çektiği bir şirketi vardır beyaz camda... “İyi” ve “kötü” orada
tezahür etmekte, orada anlamını bulmaktadır, erdem ve düşkünlüğün ölçüsü aktörlerin ve
aktristlerin kamera karşısında kumanda edilen reflekslerindedir.

Oysa hepsi gerçek hayattan kopuk; hepsi bilincimize, insani yeteneklerimize, muhakememize
ve algımıza, doğru dürüst insan gibi insan olma ihtimalimize, sağlıklı hissetmemize, gerçeği ve
doğruyu görüp kavramamıza, bunları birbirinden ayırt edip tutum ve irade sahibi olmamıza her
akşam renkli ekrandan sıkılan bomba gibi yağıyor tepemize. Reklamlar ve holdingler gerçek
dünyanın tek tanrıları gibi ruhumuzu sarıyor, ibadete ve itaate zorluyor bizi... Bu dizilere şöyle bir
bakın; bir de şunu hatırlayın: 4 binin üzerinde köy yakıldı bu topraklarda, 12 binden fazla insan
faili meçhul cinayete kurban gitti, her yıl 1,5 milyon yoksul Kürt bahardan kışa kadar Türkiye
metropollerindeki tarlalarda köle gibi çalıştırılıyor, toplumun yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında
yaşıyor, Amed sokaklarında 20 binden fazla çocuk günün yarısını çalışmak yarısını dilenmekle
geçiriyor, İstanbul sokaklarında yaşayan çocuk sayısı 200 bini aşıyor, Kürtlerin 30 yılı aşan
destansı ve topyekün bir direniş hareketi var, büyük bedeller ödeniyor, bu hikayeler nerede? 4
bin köyü bir tarafa bırakın, tek bir köyün nasıl yakıldığını bilip gördü mü tek bir vicdan sahibi
insan? Tek bir insan gördü mü bir insan nasıl öldürülür enseden vurulmuş bir satırla ya da tek
bir kurşunla ya da çivili bir değnekle? Ve nasıl faili meçhul kalır bu? Bu insanın 3 yaşındaki
çocuğu hangi travmalarla büyür? En önemlisi de şu; bu hikayelerin tek bir tezahürünün bile
ortada olmamasının suçlusu kim? Kürt sanatçıların ve yatırımcılarının kusuru ne kadar?
Kadınımızla, anamızla, babamızla, kız kardeşlerimiz ve erkek kardeşlerimizle, çocuklarımız ve
nenelerimizle neredeyse herkesin, (Kürtleri bir poşu ve bir taş konaktan ibaret gibi gösteren)
şovenist yönetmenlerin ajitasyonuna teslim edilmesinde bizim ne kadar suçumuz var acaba?

* Yeni Özgür Politika (PolitikArt eki)
Makaleler

Hollywood'a karşı
alternatif sinema

Bir kuşağı anlamak /
Ewrehmun Baydemir

Bahoz Fırtına üzerine /
İsmail Beçikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması /
Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik Sineması
/
Kamuran Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Hüseyin Karabey'in
'Gitmek' filmi gösterime
giriyor

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Belçim Bilgin'le röportaj:
Kürt
değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>