KurdishCinema


Milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı üzerine bir film: Kurtlar Vadisi

Osman Aksoy / 11 / Agustos / 2006

Türkiyede özel kanallar kuruldukları günden bu yanahalk üzerinde
yabancılaştırma ve manipulasyon etkisi göstermişlerdir. Yayınlarını
toplumsal gerçeklik üzerine inşa etmedikleri gibi nesnellikten uzak
fantastik bir dünyaya doğru giderek  evrilmişlerdir. Bu medya aynı
zamanda sektörü giderek sermayenin bir sağ kolu haline geldi ve  
yer yer  magazin programlarıyla dolup taştı.  Haber bültenleri de bu
magazin şovundan  fazlasıyla nasibini alıyordu. Kimi zaman bazı TV
starlarının bebeklerinin sperm ile yumurtanın birleşme anından tutun da doğduğu güne
kadar ki aşamaları haber bültenleri aracılığı ile  halka zorla enjekte ediliyordu. Zavallı
bebek daha dünyaya gelmeden tekelci medya tarafından metalaşma operasyonundan
kurtulamamıştı.

Son yıllarda giderek bireyi kuşatan sermaye destekli özel kanal  dizileri , insanları adeta TV
başına zincirleyen ve konu itibarı ile küçük burjuvaların sıradan ilişkilerini ve daraltılmış
dünyalarını anlatan  ve  izleyen kitlede sorgulama , düşünme, eyleme geçirme de,
muazzam bir kısırlık ve beraberinde bir algılama sorununu da   getirmişlerdir.

Çoğu kez bu filmler Yeşilçam filmlerinin dizi formatında yeniden üretilmesi esasına da
dayanmaktadır ve bu noktada , Son yıllarda Kürdistan popüler dizi ve sinema filmleri için  
her nedense oldukça ilgi çekici ve fantastik olmaya başladı.  Kamerasını  sırtına alan  
soluğu buralarda almaya başladı. Reklamlardan tutundan vizontele’nin  tozlu yollarına ve
dağ yamaçlarına,  Sinan Çetin’in boydan boya dikenli tellerle çevrilmiş sınır köyüne,
asmalı-kesmeli, ağalı-sultanlı TV dizilerine kadar bir çok ürünün bileşiminde bu torakların
harcı yatmaktadır.

Yaşanan tarihsel acılar,  köy boşaltmaları, zindanlar, savaş, yıkım ,göç ve sefaletin bir
yankısı ve yansıması yoktur bu ürünlerde.  Kürdistan  , bu filmlerde , dekoratif ve aksiyon
bir kullanımdan öteye gidememektedir.

Özellikle son birkaç yılda devletin mafya çete denklemi tv dizileri ve sinema filmlerinde çok
sık işlenen bir  tema haline geldi.  Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan bu denklemin
işlendiği dizi ve filmler maalesef nesnellikten uzak ve resmi ideolojinin söyleminden daha
ileriye gidememektedirler. Bu filmlerden biri en pahalı yapım sloganıyla kulakları
tırmalayan “Kurtlar Vadisi Irak” oldu.

Üstteğmen Süleyman Aslan bir görev esnasında Güney Kürdistan’da çuval vakasını
yaşamış yani başlarına çuval geçirilen 11 türk askerinden biridir. 4 temmuz 2003 tarihinde
Kuzey Irak’ta konuclandırılmış 11 kişilik özel olarak yetiştirilmiş Türk ordusuna ait bir
birimin gizli karargahına her zaman müttefik  olmuş olan Amerikan askerleri gelir. Özel
Türk birimi bunu her zamanki ziyaretlerden  biri sayar ama durum bizimkilerin hiçte sandığı
gibi değildir. ABD  bölgede tek başına bir güç olmak niyetindedir ve bunun için bölgedeki
Türkler ortadan kaldırılmalıdır.  Artık burada Türkler’e yer yoktur, başlarına çuval geçirilir,
sorgulanmaya götürülür ve sınır dışı edilirler.

Süleyman Aslan aşağılanmayı, teslim olmayı kabullenmeyen, askerlik onuruna
yakıştırmayan bir kişidir ve  ardında bir mektup bırakarak intihar eder.  Mektup kendisi gibi
özel olarak yetiştirilmiş devletin  'kutsal görevleri'  adına çalışan gizli bir istihbaratçı,ulusal
ve uluslararası alanında sayısız operasyonda imzası bulunan Polat Alemdar’a yazılmıştır.

Film kahramanımız Kurtlar Vadisi dizisinden  tanıdığımız vatan ve millet için korkmadan
öldüren ve hakim ve savcı beylerin de kendisini onayladığı Polat Alemdar’dır. Ve bu
Amerikalı kafirlerin Türk timinin başına çuval geçirip, sorgulanmaya götürülmesi Türk
kanına çok dokunmuştur.

Yaşam boyunca  hep ülkesi ,ordusu ve  devleti için nice işler  başaran bizim Polat Alemdar
görevi ve onuru için intihar eden arkadaşının son arzusu karşısında hiç kayıtsız kalırmı?
Gerekirse ölmek var dönmek yoktur.  Toplar adamlarını güney Kürdistan’da bulur
kendisini. Artık bundan sonra Türk subayların intikamını almak için Polatın macerasını
izleriz. Çağdaş halk kahramanı halkı kötülerden temizleyecek ve  güvenle ülkesine
dönecektir. Halkın ihtiyaç duyduğu mit Polat Alemdarla karşılanmaya çalışılır.

Kurtlar Vadisi Irak bugüne kadar çekilen en pahalı T.C  filmi ve gösterime girdiği ilk beş
gün 1 milyon 600 bin kişi tarafından izlenmiş. Aynı zamanda yurtdışındaki göçmenlerimizi
de hedef alan bir gösterim ve propaganda amacı güdüyor.

Film,  TV dizisinden sinemaya devşirilen bir film. Bunun bir örneğini daha önce Vizontele’
de görmüştük. Oda tıpkı Kurtlar Vadisi gibi diziden gelme bir film. Yılmaz Erdoğan “Bir
Demet Tiyatro”nun oyuncularını yeniden kullanarak  aynı paralelde bir film yapmıştı. Yani
‘Bir Demet Tiyatro’ yeniden sahneye konuluyordu. Zaman zaman sahte muhalif kimliğe de
bürünen Yılmaz Erdoğan tıpkı  Kurtlar Vadisi’nde olduğu gibi TV  dizisinden elde ettiği
popülaritenin rantı ve TV önüne hapsettiği  izleyici sayısını da esas alarak sinema filmi ile
daha çok gelir elde etmiştir. Önemli bir çelişkidir ki TV mantığı ve kültürü aşılamamakta ,
TV dizlerinin aynen  sinemaya aktarılmasının hedeflendiğini ve TV den elde edilen şöhretin
ve popülaritenin sinemada parasal olarak katmerlenmek istendiğini açıkça görüyoruz.
Ayrıca diziyle beraber yutturmaya çalıştıkları argümanları da sinemada sürdürmektedirler.
Hepsinde temel amaç TV den elde edilen şöhretin, tanınmışlığın, popülaritenin sinemada
da sürdürülmeye çalışılması ve merkezde gişe kaygıları taşımalarıdır.

ABD' li askerlerin Irak’lı askerlere yaptıkları işkenceler günlük televizyon ve gazetelerde
çıkmış haliyle ve yeniden canlandırma yöntemiyle resmediliyor. Film aynı zamanda ilkel
şovenist tarzda bir milliyetçilik ve ırkçı yaklaşımıyla Kürt düşmanlığı yapmaktadır. Kürtler bu
filmde Amerikan uşağı, işbirlikçi ve bağımsız olduklarını sanan aptallar olarak resmediliyor.

Filmde baştan sona bir Türk şoven milliyetçi iktidar söylemi , neden-sonuç ilişkisinde cılız
kalmalar,  kargaşa ve tesadüfler üzerinde kurulan bir  anlatım hakim. Filmin genelinde
faşizan söylemin bir yansıması olan ucuz şovenist ve milliyetçi öğeler  yer yer bezenmiş ve  
kültürel temelden yoksun burjuva kültürünün belli kavramları yüceltmesi de ihmal
edilmemiş. Bölgenin gerçekliği salt aksiyon için bir malzeme olarak kullanılmakta,  diğer
taraftan bölgede  yaşayan insanların etnik ve ırklarına sürekli vurgu yapılarak  Araplar,
Kürtler olumsuz  ve düşman bir çerçeveye oturtuluyor.

Polat, emin bir şekilde jipi ile Irak topraklarında ilerliyor ve yoluna kir pas içerisinde
sakalları uzamış ilkel, vahşi, silahlı Kürtler çıkmakta. Haddini bilmez Kürt hangi cüretle
Polat’ın arabasını durdurur ve onu sorguya çeker. Polat peşmergeye ticaret için Irak’ta
olduklarını söyler ve peşmergenin ne ticareti sorusuna  'insan ticareti,  burada çok ucuz
olduklarını duyduk ' diye karşılık  verir ve bizim kahramanımız  silahlı peşmergeleri
Hollywood’un dövüşlü-kavgalı sahnelerini andıran bir aksiyon tarzında etkisiz hale getirir.  
Bu şekilde, Amerikalıların şemsiyesi altında kendilerini bir halt zanneden Kürtler’e
Polatvari bir ders vermiş olur.

Kürt aşiret lideri her daim Amerikalı Sam Marshall'a  yaranmaya çalışmakta, işbirlikçilikte
eksiklik hiç bırakmamaktadır. Bir de Polat’ın adamalarından bir Kürt tipi vardır ki oda
Abdülhey'dir. Acıdır ki bu tipte olumlu olmayıp Türkleştirilmiş ve  evcilleştirilmiş bir Kürt
tipidir. Kürt kimliği ile öne çıkmaya çalıştığı bir sahnede haddini Polat’ın bir diğer adamı
Memati bildirir ve uysal bir şekilde köşesine çekilir. Abdülhey,  Kürtler’in iyi olanlarının da  
var olduğunu ifade etmek için ‘Abi ben de Kürdüm’ dediğinde Memati hemen araya girip
sen başkasın der ve bizim evcil Kürt bu şekilde onaylanmış olur.

Tüm bu sahneler,  filmin anlatmak istediğine (ki bir şey anlatma gibi bir meramı yok) en
ufak bir biçimde dahi hizmet etmiyor. Sinemasal derinlik , estetik, kültürel, tarihsel ve
sosyal gerçekliği olmayan ve filmin önemli bir süresini kapsayan  işkence ve  kötü  
muamele sahnelerinde gösterilenlerin arka plani nedir,  işkenceye maruz kalan insanlar
kimlerdir, niçin bu bölgede bu acılar yaşanıyor , sosyal ve tarihsel gerçeklik nedir gibi
sorular maalesef boşlukta kalıyor. Ayrıca görüntüler arasına derin uçurumlar ve
kopukluklar da sözkonusu ve film kısa bir süre sonra hollywood' dan alışık olduğumuz
aksiyon bir havaya taşınıyor.

Üretilmesinden pazarlamasına , dağıtımından gösterimine, içeriğinden diline kadar her
şey TV ve kapitalist düzenin mantığına uygun olarak gelişiyor. Çekim süreçleri , oyuncuları
, galalarıyla  magazin programlarının baş tacı ettiği filmler bunlar. Hepsi hollywood tarzıyla
biçimlendirilmişlerdir. Hollywood benzeri yapay bütçeler oluşturulmakta ve şişirilmekte ,
her defasında 10 milyon dolarlık film gibi söylemlerle çok para harcanan filmin çok iyi
olacağına dair yanılsama yaratılmaya çalışılmakta. Tv eklranlarında her an gördügümüz
ünlüleri mankenleri şarkıcıları fiml lerinde sıkça kullanamaları giderek türkiyede
derinleşen aydın ve sanatçı kavramlarının yerini almaya başlanmakta. Kalıcılıgı olmayan
bu sentetik insanlar popüleriligin dogasına uygun olarak birden ortaya çıkma ve hiçbir
kalıcı etki bırakmadan koybolup gitmelerinde ifadesini bulurlar.

Serdar Akar maalesef sinemamızda  mafya-devlet ilişkilerini çizerken Holyowood tarzı
aksiyon aşamamış,  gerçegin izini sürememiş , derin acıların yaşandığı bu bölgenin
insanının portresini çizememiştir.  Sinema bir estetik değer, sanat ve dil olarak Yılmaz
Erdoğan,  Mustafa Altıoklar,  Serdar  Akar , Sinan Çetin gibi yönetmenlerin şahsında iflas
etmektedir

Yaşamlarını ve sanatlarını resmi ideolojinin yalanları üzerine inşa etmiş sinemacıların  kar
ve gişe endeksli  tasarlanmış filmlerinden fazlaca bir şey beklemek hayalcilik olur.
Hedefleri tıpkı reklamlarda olduğu gibi direkt olarak tüketici kitlesi olup filmlerini de reklam
mantığına uygun olarak tasarlamaktadırlar  çünkü reklamlar  kestirme yoldan kitlenin
duygularını sömürmeye dayanır.

Anlatım olanaklarının ve dilinin sinemadan çok farklı oldugu TV dizi dili ve anlatımından
sinemada uzaklaşılmadığı sürece halk ayakları yere basan gerçek anlamda sanatsal ve
estetik değeri yüksek filmler izleyemeyecektir. Koltuk değnekleriyle yürüyen sinemamızın
üzerinde karabulutlar, sanat ve kültürde sermayenin egemenliği  ve karın , gişenin garanti
altına alınması , dünya sinema piyasasında rekabet yollarını arama ki bu bir sanatsal-
kültürel  değer olarak sinemanın özüne büyük darbe indirmektedir. Öykü ve biçim olarak
ortalama ve sıradan izleyicinin düzeyi ve beğenileri esas alınarak oluşturulmuş  bu
filmlerin Türkiye sinemasının yaşadığı bunalımın ve tıkanıklığın önünü açacağı yönündeki
iddiaları da gülerek karşılıyor ve esasında böyle filmlerin sinemamızın gelişmesinin
önündeki temel engellerden biri olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Tv dizileri,  
reklamlar ve popüler kültürün yoğun bombardımanı altında  yağmalanmış izleyiciyi ,
sinemayla yeniden buluşturmak ,  beğeni seviyesin yükseltmek temel hedef olmalı.  
Toplumsal gerçeklerin arka planlara itilmediği, tematik derinlik, duygusal ve düşünsel
yetkinliğin  filmin merkezinde odaklandığı bir sinema anlayışının izi sürülmelidir.

Sanatçının hayatı ve sanatı arayışlarla ve sorularla derinleşir ve zamanın içerisinden
geçerek olgunlaşır. Bu süreçte sanatçının kalitesi,  kendisi ve kensidi dışındaki tüm
yaşamla yani   kültür,  evren,  doğa , toplum ve tarih ile  kurduğu bağların kalitesi ile eş
değerdir.  Onun kalitesini meta ile  kurduğu ilişki ve sevgi asla belirlemez.

İletisim: kendalaksoy@hotmail.com
Makaleler

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

Ilk feminist Kürt filmi

Ilk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Kürtlerin acilari
beyazperdede

Kürt sinemasi gelisiyor

Kürt Sinemasi ve
Bahman Ghobadi

Kürt filmini nasil
tanimlamali?

Gül-i Zare