Hollywood'a karşı alternatif sinema

Özlem Galip *

KurdishCinema / 20 Aralık  2008                               

1. Dünya Savaşı, Avrupa film endüstrisini yerle bir edince Amerikan film
endüstrisi, diğer bir deyişle Hollywood, yapımlarını dünyanın her yerine
ihraç edip piyasa üzerine güçlü kontroller kurarak dünyanın film
fabrikası olma yolunda ilk adımlarını attı. Hollywood’un 1920’li yıllarda
bile yılda 800 filmin dağıtımını yaptığı düşünülecek olursa, global
açıdan film yapımının yüzde 82’sinden pay alması demektir ki bu bir
hayli yüksek bir orandır. Stüdyo sistemlerinin ve dağıtım methodlarının
geliştirilmesiyle, Hollywood günümüze kadar hakimiyetini muhafaza
etmeyi başardı.

Hollywood’un gücünü
günümüze kadar isitikrarlı bir
şekilde koruduğunu söylemek
elbette ki doğru olmaz. 1950 ve
1960’lı yıllarda stüdyo
sistemlerinin azalması,
Hollywood yapımlarının
sayısının düşmesine neden
olmasının yanı sıra post-klasik
diye adlandırılan bir dönem
yarattı. Geleneksel aile
filmlerinden uzaklaşarak cinsel
içerikli, kanlı ve ölü
örüntülerinin bol olduğu, savaş,
silah ve dövüş sahneli bir
dönem başladı. Martin
Scorsese, Francis Ford
Coppola, Steven Spielberg,
George Lucas ve Brian de
Palma gibi yeni Amerikan film yapımcıları ise 1970’li yılların sembolleri haline geldi. Bu yeni
grup yönetmenleri diğerlerinden farklı kılan özelliği şüphesiz, kendi filmlerine kişisel vizyonlarını
ve yaratıcı anlayışlarını yansıtmış olmalarıydı. Bu ayrıcalıklı durumu kendi projelerinde kontrolü
sınırsızca kurarak kullanan yönetmenler, hem ticari getirisi yüksek hem de iyi eleştiri aldıkları
filmler yaptılar. Scorsese’nin ‘Taksi Şoför’ü( Taxi Drıver1976), Coppola’nın ‘Baba’sı (Godfather
1972), Spielberg’in ‘Köpek balığı’ (Jaws 1975) filmi bunlardan birkaçı sadece.

Peki Hollywood’da tüm bunlar olup biterken dünya sineması ne alemdeydi? Hong Kong ve Çin’
de Jackie Chan ve Bruce Lee furyası nam yaparken Hindistan sinemasI nam-ı diğer ‘Bollywood’
müzikal fimlerle Güney Asya sinemasını ele geçirdi. Japon sineması animasyon fimlerin
başarısıyla, adeta yeniden bir dirilme yaşıyordu.

Ama 1960’lı yıllarda seyirciler azalınca ve
ABD genelinde birçok sinema kapanınca
Hollywood şiddetli bir düşüş yaşadı.
Hesapta endüstriyi televizyon ele
geçirecek ve ortada sadece farklı
ülkelerden sofistike ve yetişkin filmler
gösteren küçük sanat sinemaları
kalacaktı. Ama böyle olmadı. 1970’li
yıllarda ‘film veletleri’ olarak
isimlendirilen, çocukluklarından beri
sinemaya fazlasıyla bir ilgi duyan film
okulu mezunları, endüstriyi ele geçirdi ve
Hollywood’u baştan aşağı yeniledi.
Coppola, Scorsese, Spielberg, De
Palma, Lucas ve diğerleri bu yeniden
yapılandırmanın mimarları oldular.
Herşeye rağmen1980’li yıllara
damgasına vuran Spielberg ve Lucas
ikilisi olmuştur demekle pekte haksız
sayılmayız. ‘İndiana Jones (Indiana
Jones 1981)’ ve ‘Yıldız Savaşları (Star
Wars 1977)’ gibi başarısı yüksek filmler,
akabinde bir sürü filmin doğuşuna
neden oldu.

Amerika, 1990’lı yılların başında
bağımsız sinemanın ticari anlamda
dahi başarıyı yakaladığına şahitlik etti. Sinema da, ‘Titanik ( Titanic 1997)’, ‘Terminatör
(Terminator 2: Judgement Day 1991)’ gibi efekt ve yüksek teknoloji kullanımı bol filmler revaçta
olmasına rağmen Steven Soderbergh’in ‘Sex, Yalanlar ve Videokaydı ( Sex, Lies, and Videotape
1989)’ ve Quentin Tarantino’nun ‘Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs 1992)’ ve yine Tarantino’
nın ‘Ucuz Film’i (Pulp Fiction 1994)’ kayda değer bir ticari başarı elde ettiler. Bu tarz başarılar
karşısında belli başlı büyük film stüdyoları, kendi bağımsız yapım şirketlerini yaratıp ana
akımdan ayrı bir trend oluşturmaya başladılar.

Alternatif sinema ya da alternatif vizyon

Sinema sektörü yerinde olduğu gibi durmadı elbette. Hem de büyük bir hızla ve radikal biçimde
değiştikçe değişti. Sinemanın modernite çerçevesinde yaşadığı değişim büyüklüğünü, her
geçen gün bir yenisinin eklendiği film türlerinden anlamamak mümkün değil. Her bir türün teker
teker tanımı yapılsa dahi, bu kimseyi mutlu etmeyecektir. Zira, öyle birbirini kapsayan
tanımlamaları ve ortak özellikleri var ki! Hele hele her yönetmenin farklı bir bakış açısı, farklı bir
gözlemi, gündemi ve tarihi yorumlayış şekli eklendiğinde, film türlerine şematik bir şekilde
yaklaşmanın ne kadar sakıncalı olduğu görülür. Alternatif sinema olarak tabir edilen bir türü de
birkaç cümleyle ifade etme cüretine girmek, keza ayı şekilde sakıncalı olabilir.

Alternatif sinema her ne kadar ana akıma ve popüler medyaya karşı doğmuş bir sinema olsa
da, kendine has özellikleri olan bağımsız bir tür olduğu inkar edilemez. Alternatif olmanın yolu
Hollywood südyolarından destek almadan işi tamamlamakla bitmiyor elbette. Filmin
geleneksel hikaye anlatımını kırıp yeni ve farklı anlatım şekillerini keşfetmesi şart öncelikle.
Örneğin klasik bir Hollywood filminde olan olay, gelişme ve sonuç kısımlarının aksine, alternatif
filmler, izleyiciyi kesin bir yargıya götürmez, muğlak bitiş sahneleriyle izleyiciyi bir ikilime
sürükler. Alternatif adı üstünde, kitleye ticari medya tarafından sunulanlara alternatif sunum
yapar. Alternatif sinema, geleneksel normlara ve temalara saldırmakla beraber piyasada dönüp
duran resmi ve basmakalıp bakış açılarına meydan okur. Deneysel (Experimental), Güzel Sanat
(Fine Art), Kişisel (Personal), Avandgart (Avant Garde), Bağımsız (Independemt), Yeraltı
(Underground) filmlerinin hepsinin birer alternatif sinema olduğunu söylemek yanlış olmaz
çünkü hepsinin başlangıç noktası aynıdır ve hepsinin sistemle bir derdi vardır. Tabi, sistemle
uğraşmanın en iyi yolunun da filmler olduğu düşünülmüş olsa gerek ki ortalık bu filmlerin
dağıtımını ve promosyonunu yapan şirketler ve bu tarz filmlerin görücüye çıktıkları festivaller
kaynıyor.

Bağımsız filmler gerçekten bağımsız mı?

Alternatif sinema deyince, biraz da bağımsız filmlerden bahsediyoruz aslında yani özgürce film
çeken, fikir aşamasından senaryoya, hatta birçok kez kurgudan müziğe, görüntü yönetimine
kadar filminin her aşamasında emek harcayan ve damgasını vuran sinemacılardan. Bağımsız
filmler, Hollywood sisteminin dışında yapılan yapımlar diye kısaca tanımlanır çoğu zaman.
Deneysel filmleri ve belgeselleri de bu isim altında toplamak mümkün. Düşük bütçeli politik
açıdan radikal ve korkusuz filmler olarak atfedilen bağımsız filmler, dünya sinemasındaki yerini
sadece son yirmi senedir sağlamlaştırmasına rağmen çarpıcı örnekleriyle dikkatleri çekmeyi
başardı. Baştan beri hakim Hollywood yapımlarına karşı muhalif bir tavır sergilese dahi ticari
ana akımın gazabından kurtulamıyor. Hele hele Miramax ve New Line gibi en iyi bilinen
bağımsız dağıtım şirketlerinin Disney ve Time-Warmer gibi Hollywood stüdyolarına bağlı
olduğunu düşünücek olursak, bağımsız filmler ne kadar bağımsızdır sorusu akla gelmiyor
değil. Tıkanıklığın bir sorumlusu kuşkusuz bağımsız film endüstrisinin son on yıl içinde artan
gişe başarısı ve bu sayede sektöre akmaya başlayan para olarak görülebilir. Son yıllarda
Sundance gibi festivallerde çok düşük bütçeli yapımlar olan bağımsız filmlere büyük şirketler
tarafından 10 milyon Dolar gibi rakamlar ödenmeye başlanınca, birçok genç yönetmen için
bağımsız film yapmak sadece Hollywood’a ulaşmak için bir basamak gibi görünmeye başladı.
Alternatif kitlelere bu sayede ulaşma derdi yüzünden bağımsızlar, kendi içeriklerine kendi
kendilerine sansür koymuş gibiler. Bağımsız filmlerin bağımsızlığı hala tartışıldığı halde
bağımsız film sektörünün Hollywood yapımlarından ayrı kendine has bir kimliği olduğu da inkar
edilmiyor. Peki bu kimlik nelerden oluşur? Öncelikle, çok düşük bütçeyle film çekilir.
Hollywoodvari ana akım filmlerle özdeşleştirilen gelenekleri, kuralına uygun stratejilerle bozar.
En önemlisi de piyasa filmlerinde değinilmeyen konulara eğilir, sosyal meselelere sıradışı
perspektifiyle kafa tutar. Bazıları ‘Deneysel’ ve ‘Avantgard’ diye tanımlanan artistik form ve
içeriğe eğilim gösterirken bazıları daha politik ve polemik yaratma amacındadır. ‘Artistik’ ve
‘politik’ yaklaşımlı bağımsız filmler birbirinden ayrı kategorilerde düşünülür ama her iki form da
hakim ideolojilerin yeniden yapılandırılmasının, hakim geleneklerden uzaklaşmakla mümkün
olduğunu alenen yansıtır. Öyle ki geçmiş bağımsız yapımcı ve yönetmenler sayısız yasal
işlemlerle, yapım üzerine sıkı kontrollerle bile yüz yüze kalmıştır. Yani bağımsız film yapmak,
kişinin başını belaya sokmaya kadar götürebilir. Başı belaya girmeyen bağımsızlar kimler mi?
Elbette ki sistemin ve sermayenin ucundan kyısından da olsa içinde yer edinenler. Turturro ya
da Nolan gibi yani.

Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen isimlerinden John Turturro, öyle
bağımsız, öyle bağımsız ki, yazıp yönettiği ‘Aşk ve Sigara (Romance
Cigarettes 2005)’ filmini ‘işçi sınıfı operası’ olarak değerlendiriyor. Bir erkeğin
sadakatsizliği ve bunun bedelini ödemesi üzerine yaptığı yolculuğu anlatan
film hakkında yönetmen-senarist Turturro, ‘Karakterlerin kendilerini ifade
etmek için kelimelerin yetmediği yerlerde, şarkılar konuşuyor. Onların
gerçeklerden kaçma yolu şarkı söylemek; şarkı söylerken hayal kuruyorlar,
hatırlıyorlar ve diğer insanlar aralarında bağlantı kurabiliyorlar’ diyor.
Christopher Nolan, düşük bütçelerle yapılan bağımsız filmlerin başını belaya
sokmadan neler başarabileceklerini ispatlayan iyi bir örnek aslında. İlk filmi
‘Takip (Following 1996)’, prodüksiyon şartları ve bütçesinin kısıtlılığını farklı tarzıyla en uç
noktaya taşıyan küçük bir bağımsız sinema efsanesiydi diyebiliriz. İkinci filmi ‘Akıl Defteri
(Memento 2000)’ ise, yaratıcılık ve özgünlükten taviz vermeden de geniş kitlelere ulaşan tam bir
bağımsız sinema örneği oldu.

Yeraltından yeryüzüne çıkan filmler

Yeraltı filmlerinin diğer alternatif film türlerinden farklı olduğu söylenemez. Kısaca belirtmek
gerekirse, ana akımdan gerek tarz gerekse finansal kaynağı sağlama bakımından ayrılan bir
film türüdür. Ticari sisteme karşı sert duruşunu alır. Bunu da öyle yıkıcı bir şekilde yapar ki ana
akım ve popüler film izleyicilerini fazlasıyla rahatsız eder. Yeraltı filmi terimi ilk zamanlar
Hollywood’da sanat karşıtı rol oynayan filmlere atfedilirken, terim zamanla değişime uğramış
resmi söylemlerin altında yatan gizli ve altüst edici kültürü ortaya çıkaran anlamına gelmiştir. Bu
türdeki yönetmenler zamanla kendi yapımlarını ‘Avantgard’ veya ‘Deneysel’ film olarak
adlandırmayı tercih etseler de, Yeraltı Sineması, bağımsız sinemanın popüler kültüre daha
aykırı bir yan türü olarak kabul görmüştür.

1980’li yılların sonu ise alternatif sinema için bir dönüm noktası oldu. ‘Transgresyon (Sınırı
Aşma) Sineması’, ticari kaygı güden bağımsız filmlere karşı yaratılan yeraltı sinemasından pek
de farklı değildi. Transgresyon Sineması’nın baş amacı, sinematik dışavurumda bütün tabuları
yıkarak ve muhafazakar din, politika, cinsellik ve estetik değerlerini yeniden yapılandırıp sosyal
normlara meydan okumak.



















1984 yılında Transgresyon Sineması’nın manifestosu Nick Zedd tarafından çıkarılınca Yeraltı
Sineması’nda kalıcı birtakım değişiklikler kaçınılmaz oldu. Manifesto’da Zedd, şok etkisi
yaratmayan filmlerin izlenmemesi, sıkıcı filmlerin yapılmasına neden olan film okullarının
kapatılmasını istiyor. ‘Akıllarımızın geleneklerden arınmasını sağlamak için herşey
sorgulanmalı ve yeniden değerlendirilmeli’ demeyi de ihmal etmiyor. Manifestonun ne kadar
etkili olduğunu, akabinde yapılan filmler ortaya koyuyor. Filmler artık izleyicide daha fazla şok
etkisi yaratıyor, filmlerde ince bir mizah eksik olmuyor.

Bu dönemin yaratıp en çok takdir gören yönetmeni şüphesiz Jim Jarmusch’tur. Johnny Depp’in
rol oynadığı ‘Ölü Adam (Dead Man 1995)’, 19. yüzyılın Batı Amerika’sında geçiyor. Kızılderililer’in
kültürünü mercek altına aldığı filmde, Jarmusch Amerika’nın Kızılderililer’e uyguladığı şiddete
değiniyor. Jarmusch’un filmlerini farklı yapan nokta, film boyunca farklı dillerde yapılan
konuşmaların altyazı halinde çevrilmemesi. Böylelikle, sadece o dilleri konuşan halkların bu
konuşmaları anlaması amaçlanıyor. Jarmusch’un en önemli projelerinden biri, şüphesiz seri
kısa filmlerden oluşan ‘Kahve ve Sigara’dır (Coffee and Cigarettes 2003). Kahve ve sigaranın
ortak nokta olarak kullanıldığı film, kısa hikayelerden oluşuyor. Film boyunca bütün karakterler,
sigara ve kahve eşliğinde tartışıyor. Filmin ana teması, keyif, saplantı, alışkanlık ve
bağımlılıkların birbirine karışmasının can alıcı çekiciliği.

Belgesel filmlerin dahi ve cesur çocuğu Micheal Moore

Belgesel fimler, ancak 2000’li yılların başında belki de ilk defa yüksek izleyicisine ulaşıp popüler
filmlerin yakaladığı ticari başarıyı yakaladı. Bu başarıda Micheal Moore’un katkısını belirtmemek
imkansız. Akademi ödüllü 1954 doğumlu Amerikan film yapımcısı Moore, liberal politik
kimliğiyle ve hayli ağır basan muhalif yönüyle hepimizce oldukça iyi bilinmekte. Bütün
zamanların en çok yankı uyandıran 5 belgeselden 3’ünün yönetmenliğini yaptığı Moore,
küreselleşmeye, silah mülkiyetine, Irak savaşı ve eski başkan Bush’a yönelik yaptığı ağır
eleştirileriyle dünyadaki diğer muhaliflerden epey bir beğeni topladı. ‘Fahrenheit 9/11’ (2004)
filmiyle, Bush’un terörizme karşı açtığı savaşa ve Amerikan medyasının bu haksız savaşı örtbas
etmeye çalışmasına yönelik eleştirel bir bakış atan Moore, politik film yönetmenleri arasında şu
ana dek en yüksek gişe yapan yönetmen oldu. Filmde, Amerika’nın 2003 yılında Irak’a girişinin
adil ve doğru olmadığını belirtmesinin yanısıra Moore, Amerikan medyasını objektif haber ve
analiz yapmamakla suçladı. Aynı şekilde 2007 yapımlı filmi ‘Sicko’da bu sefer Moore, sağlık
sigortası ve eczacılık sektörüne dikkatleri çekerek Amerikan sağlık sistemini eleştiriyor. Film,
kar güden ve uluslararası olmayan Amerikan sağlık bakım sistemi ile Kanada ve İngiltere’deki
kar gütmeyen sistemi karşılaştırıyor. Aynı ticari başarıyı yakalamasa da Eric Manes tarafından
yapılan ‘Irak’ın Sesleri (Voices of Irak, 2004)’ filmi, Irak’taki mevcut duruma değişik bir açıdan
yaklaşmayı başaran bir film oldu. Manes, 150’ye yakın kamerayı Irak’ın çeşitli yerlerine dağıtarak
halktan insanların kendilerini filme almasını isteyerek alışılmışın dışına çıktı. Kendisinin de
dediği gibi, ‘Irak halkı olmasaydı, biz gerçekleri sadece Batılılar’ın gözünden izleyecektik’.

Dağıtım, festivaller, filmin pazarlanması

Dağıtım, film endüstrisinde önemli bir etmendir. İzleyiciye ulaşması, filmin reklamının yapılması
ve pazarlanması için sağlam bir ağ gerekmektedir. Tartan Film, Palm Pictures, Lion Gate Films
gibi büyük stüdyolar dışında, her sene farklı bağımsız film üreten binlerce küçük yapım şirketi
var. Daha küçük yapım şirketleri, filmleri daha bölgesel dağıtmak zorundadır. Ek finansal destek
ve kaynaklarla ancak filmin, tüm ülkeye reklamını ve dağıtımını yapar. Birçok kaliteli bağımsız
film, bu dağıtım engeline takılmasıyla başarısızlığa uğradı. Eğer bir alternatif sineması gösterim
halkası kurulmaz ve küçük şirketler ve büyük şirketler arasında insaflı bir denge sağlanmazsa
kısa süre sonra bağımsız sinema adına sadece Amerikan bağımsızlarından başka bir şey
seyredemeyebiliriz.

Filmin başarısı dağıtıma indirgenince, yapımcılar alternatif filmleri için alternatif dağıtım ve
reklam girişimlerini denemeye başladılar. Festivallerde -ki bu girişimin en somut göstergesidir-
filmin yarıştığı dalda ödül alması veyahut fragmanlarının gösterilmesi bile dikkatleri filme
yöneltmeye yetebiliyor. Festival sonrası yazılıp çizilen eleştiriler, filmin dağıtımı ve promosyonu
için bazen en iyi yollardan biri olabiliyor.

Film festivalleri arttı

Alternatif film yapımının artışı, film festivallerinin sayı artışına da neden oldu. Sundance Film
Festivali, Venedik, Berlin ve Cannes Film Festivali bu belli başlı festivallerden sadece birkaçı.
Sinema endüstrisi içinde bulunmayı reddeden, büyük sermayeli Amerikan film şirketleri
tarafından onaylanmayan ve hatta ticari kaygı gütmedikleri için sponsor ve gösterime girecek
sinema salonu dahi bulamayan bağımsız yönetmenlerin genellikle kendi olanaklarıyla çektikleri
bu tür aykırı filmler, böyle festivaller sayesinde izleyiciye ulaşabiliyor. Hollywood ve benzeri
sistemlerin bize sunduğu, yüzlerce salonda birden başlayan büyük bütçeli yapımlara inat, küçük
bütçeli ama parlak fikirli bağımsız sinema örnekleri arasında çokça güzel filmler bulunabiliyor.

Tabii ki sayıca çok daha mütevazi bir kitlesi olan bu filmler, dışarıdan gelecek tepkileri ve
algılamaları çok da dert etmedikleri için deneysel bir tavır sergiliyor. Bu tür filmler, hayli sert ve
umursamaz anlatım biçimleri ve öyküleriyle ancak meraklısına seslenebiliyorlar ancak bu
alternatif film meraklılarının her geçen gün arttığını belirtelim. Bu festivallere yönelik artan ilgi
bunun aleni göstergesi.

Bağımsız Kürt sineması

Bağımsız Kürt sinemasının piyasada yükselişinin ve ses getirmesinin de bu festivallere borçlu
olduğunu belirtmek gerekir. Kürt bağımsız sinemacılarından şüphesiz dünya sinemasında en
çok yankı uyandıran isimlerden biridir Hiner Saleem. Güney Kürdistanlı yönetmen, 17 yaşında
topraklarını bırakıp İtalya’ya gider ancak sinemacılık serüveni Fransa’ya gitmesiyle başlar.
‘Votka Limon (Vodka Lemon 2003)’ filminin, en çok ilgi toplayan filmi olduğu inkar edilemez.
‘Votka Limon’, Ermenistan’da bir Êzidî Kürt köyünde, Sovyetler sonrası yaşanan ekonomik ve
sosyal zorluklara değiniyor. Film, Venedik Film Festivali’nden, ‘en iyi film (San Marco Prize)’
ödülün almasının yanı sıra bir çok bağımsız film festivalinde boy gösterdi. Aynı şekilde,
bağımsız Kürt sinemasının diğer ismi olan Bahman Ghobadi de, Cannes Film Festivali’nin
sayesinde sinemacılığını dünya sinemacılarına ve daha geniş izleyici kitlesine ulaştırdı. Anne ve
babası yaşamını yitirdikten sonra ailesine bakmak zorunda kalan Eyüp’ün hikayesinin
anlatıldığı ‘Sarhoş Atlar Zamanı (Demek jibo hespên serxweş 2000)’ Cannes Film Festivali
dahil birçok festivalden ödül aldı. Akabinde yaptığı ‘Kaplumbağalar da Uçar (Turtles Can Fly
2004)’ filmiyle Ghobadi dünya sinemasındaki yerini sağlamlaştırdı diyebiliriz.

Kısacası bu festivaller, Avrupa filmlerinin gösterimi için büyük bir anlam taşıyor. Her geçen gün
daha da küreselleşen dünyamızda, kendi artistik kalitelerini elden bırakmadan filmi
pazarlamanın en iyi yolunun bu festivallere katılmak olduğu kaçınılmaz bir gerçeklik haline geldi.
Binlerce alternatif filmin katıldığı bu festivaller, katılan ülkelerin sineması hakkında belirlemeler
yapmakla beraber Avrupa sinemasının sanat sineması olduğunun altını çiziyor. Herşeye
rağmen, katılan misafirlerin popülaritesinden dolayı festivallar küçüksenmeyecek bir medya
markacı altına giriyor ki bu da filmlerini pazarlamak için orada hazır bulunan yapımcıları
fazlasıyla memnun ediyor. Bunun yanısıra, festivallerin sıradan izleyiciyi kabul etmeyip sadece
film yıldızlarını, yapımcılarını ve yönetmenlerini ağırlaması ciddi bir eleştiriyi hak ediyor. Kırmızı
halılarda salına salına yürüyen yıldızlar objektiflere gülücükler saçarken festivallerden bize kalan
filmlerin vizyona girmesini beklemek ve festival hakkında yazılmış eleştirileri evde usluca oturup
okumak sanırım.


* Yeni Özgür Politika
Makaleler

Bir kuşağı anlamak /
Ewrehmun Baydemir

Bahoz Fırtına üzerine /
İsmail Beçikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması /
Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik Sineması
/
Kamuran Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması estetikten
ödün vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Hüseyin Karabey'in
'Gitmek' filmi gösterime
giriyor

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması /  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

"Kürt sinemacıları
cesaretlendiriyoruz"

Kürdistan artık çok ‘yakın’

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ /
Medet Dilek

Belçim Bilgin'le röportaj:
Kürt
değerleri ile
büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini sesini
görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Gönül Yarası: 'Son
Mohikan’dan 'Gece
Bekçisi’ne, ya da ‘Genç
Kız ve Ölüm’ü Beklerken

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel: Was

Bir yaraya parmak
basmak istedim

Yangında filizlenen çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kameramı kırsalarda
film çekeceğim

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile röportaj

Makale Arşivi  >>>