Varsıl-Yoksul Sarkacındaki Kürt Sinemasının Yaklaşan Sesi:
Türkiye’deki Genç Yönetmenler Nereye?

KurdishCinema / 21 Eylül 2009                               

Rında Deniz (rindadeniz@hotmail.com)

Toplumlar üstesinden gelemeyecekleri sorunları gündeme getirmezler
-Karl Marx-

Dem bu demdir!

Oturuşumuzu düzeltmeli, sözcüklerimize çeki düzen vermeliyiz zira. Hafızasına küstürülmüş ve
enkazıyla yüz üstü bırakılmış bir milletin ‘sinemasına’ tekabül edecek bundan sonraki tüm
kelamlarımız.

Herkesin ‘yediğinden yazdığına’ olan inancımla, çevredeki değişen şartlara ve değerlere,
yediklerimin tadını karıştırmamayı önleyemezdim. Gözlem ve şahsî fikirlerin subjektifliğini de
hesaba katarsak sinemanın Kürt deneyiminde Türkiye’de neler olduğuna bakabileceğiz.

Sinemanın varlığını konuştuğumuzda  -tıpkı diğer alanlarda ve işlerde olduğu gibi-  ‘Kürt’ ve
derisine nevi şahsına münhasır işlenmiş ‘sorunu’ hakkında bugüne kadar söylenenlerin
gölgesinde dolanıyoruz gene. Bundan 8-9 sene evvelinde kulaktan kulağa bir fısıltıyla ve
çekinceli kurulan “Kürt Sineması” tamlamasının artık tok bir sese eriştiğini gözlemleyebiliyoruz.
Buna dayanak olarak ilk adresi festivallerdeki Kürt Yönetmen ve yapımlarının varlıklarındaki
hacim artışını gösterebiliriz. Ayrıca dört ayrı ülkede ve Dünyanın muhtelif noktalarında
konuşlanmış Kürt toplumlarında hatırı sayılır sayıda gencin sinemaya yönelimleri de bu savı
doğrulayan başka bir işaret.

Kürtlerin yaşadığı bölgeleri tek tek ele alarak sonu sinemaya çıkan kültürel yolculuklarını ve
buraya olan tarihsel bağlarını incelemek ayrı bir yazı konusu kuşkusuz.

Theo Angelopoulos’un dediği üzere: “Göç ve diaspora, yurtlarından kovulan mülteciler, sınırı
aşıp sığınak arayanlar, bunlar zamanımızın en acı toplumsal yaraları. Eski ideallerin iflası ya da
bu kopuşlara bir hedef ya da bir sebep sunabilecek ahlakî yokluğu söz konusu” ¹

Bu bağlamda, geniş bir açıyla ve bütünsel olarak Kürt Sineması
adına yapılan çalışmaların, yazılan yazıların, yönetmenlerini ve diğer
verilerin toplamından oluşturulmuş ve yakın bir tarihte çıkan Müjde
Arslan’nın derlediği ve Devrim Kılıç’ın büyük emeklerini hissettiğimiz
‘Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm’ adlı kitabını kaynak
göstererek; biz işin Türkiye kısmına, özellikle ürünlerini bir-iki verip
yetişmekte olan ve Kürt Sineması’nda hâkim bir rengi oluşturacağı
kanısında olduğum yönetmen kuşağına döneceğiz. Böylece kitabın
bana göre bir eksikliği giderilmiş olacak. Çünkü bu meseleyi (Kürt
Sineması’nı) önemli filmler yapan ve adını duyurmuş üç-beş ismin
ötesine geçip ‘dipten gelen dalga’nın varlığına kulak kabartarak
konuşmamız gerektiğine inanıyorum.  Dolayısıyla Dünyada Bahman
Ghobadi, Hiner Saleem, Jalal Jay Jonroy; Türkiye’de ise Yılmaz
Güney, Kazım Öz ve Hüseyin Karabey üçgenlerinden ziyade, daha
çoğul çokgenlere yayılma ihtiyacımız var. B. Washington’un deyimiyle: ‘Herkes üstün bir şey
yapamaz; ama herkes önemsiz bir şeyi üstün bir ruhla yapabilir’. Belki de asıl ihtiyacımız olan
bu ‘ruhun’ varlığı. Çünkü gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse, diğerleri de yanlış gider...

Türkiye’de  ‘Kürt Sorunu’yla Berdel Edilmiş, Kürt Sinema Deneyimleri

Türkiye’nin kültür ambarında erk’in istediği renklere boyanmış tavuklar gibiydi Kürtler. Kendileri
olmamaları adına, onlara hayallerindeki fistanı dikip giydirmişlerdir senelerce. Fakat
asimilasyonist görüşün, açısından kaçan bir nokta vardı. Kürtler karakter olarak sert ve inatçı bir
gen haritasına sahiptiler. Dolayısıyla ne kadar üstüne tozlar serpilmişse de kendini silkelemeyi,
bilinçlenme basamaklarını çıkmayı başarmışlardır. Bunda büyük payı Dengbejlik kültürü,
dolayısıyla sözlü tarih aktarmacılığına denk düşen müzik birikimleri alır. Bu çağda ise, geçen
yüzyılda müziğin üstlendiği bu tarihi misyonu ‘sinema’ almaya adaydır.  Nesilden nesile kültür
aktarımında, sanatla olan diyalektik ilişkide, Kürt toplumu ağırlıklı olarak edebiyat ve müzik
alanlarıyla tanışıklık yaşadığından, sinema gibi onlar için yeni bir sanatı benimsenme ve
sahiplenmesi belli bir vakti alacaktır. Buna başka bir sebep olarak; Türk filmlerine, Türk
dizilerine, Türk oyuncularına kısaca Türk sinema tonuna gark olmuş vaziyetlerini de ekleyebiliriz.

Kürtlerin, Türk Sineması’ndaki konumunun fotoğrafını da Müslüm Yücel “Türk Sinemasında
Kürtler” adlı kitapta çekmiştir. Önce Yeşilçam’da sonra uzantısı olan TV dizilerinde Kürtlerin silik;
ama hissedene bir şeyler anlatan tiplemeleri, bazen de karakter boyutunda kullanmışlıklarıyla
özetlenebilir bu çalışma. Kürtler;  folklorik bir öğe, ne Türkçe ne de Kürtçe olan üçüncü bir lisanı
konuşan gölgelerdi. Salyası akmış güçlerin düşlediği kürdü sinemada yaratmaları onlar
açısından bir başarı gibi gözükse de diğer taraf için bir avantaj oldu. Nasıl mı? Newton’cu
hareket yasaları der: Etki, tepkiyi oluşturmak zorundadır. Sonuçta makyajlanan şey; bir gün
solar, yapay renkleri rüzgârlarla uçar gider. Geriye gerçeğin kendisi kalır. Renkli boyalarla
gizlenen Kürt; bugün büyümüş, okumuştur. Hatta sinemada kendini, ‘kendisinin olacak
sinemada’ yaratma peşine düşmüştür. Bu arzusunun kökleri taa o kültür ambarındaki sirk
oyunculuğuna lâyık görülüp, yok sayılan babaları ve dedelerinin temsiline karşılık gelir. İşte tam
da bu burada annemin bir sözü çınladı kulaklarımda: ‘Siware xelkê tim peya ye’*

Terörist Üretme Politikası Terenennileri ya da Ninnileriyle Yetişen Gençlerin Filmleri
Türkiye’de yetişmiş her Kürt’ün kişiliği, terör-ist paronoik hallerle inşa ettirilmiştir. Attığı her
adımın, aldığı her nefesin çok rahatlıkla yasada bir karşılığını bularak teröristik bir eylem
yaftalamasıyla büyümüş bir insanın, sonrasındaki üretimlerine siyasetin bulaşmaması
mümkün mü? Bugün bölgede sinema yapmakla meşgul arkadaşlarımızın ürünlerini
incelediğimizde de haksız çıkmıyoruz. İlkin Karslı olup İstanbul’da eğitimini tamamlamış Erol
Mintaş’ın Kültür Bakanlığı’nca senaryosuna ödülün yanında, çekilmesi için destek verilen
üçlemenin ilk filmi olan “Butîmar”a göz atıyoruz. Yalnız başlarına bir ana-oğulun, şehir ve köyleri
arasında kalmış; fakat ne şehirli ne de kendi köyüne ait olmayışlıklarını anlatır Erol Mintaş
Butîmar’da. Bu yalın ve sessiz film, zorunlu göçle köklerinden koparılmış kitlelere ses olur, gelir
ulaşır bize. Butîmar, önümüzdeki zamanlarda Erol Mintaş’ın sanat tadında filmlerini
görebileceğimizin işaretlerini de veriyor.

Dersimli olup gazetecilik kökeninden gelen
belgesel sinemacı Caner Canerik’in çalışmaları
da kendi coğrafyasındaki renklerden yola çıkarak
payına düşen acılardan bir demet sunar. “Bava
Duzgini” de Dersim bölgesinde kutsal olan bir
tapınma mekânına götürür bizleri. İnanç ve
insanları yolu, izi olmayan o çetin dağın tepesine
götüren sebepleri üzerinde düşündürür. Caner
Canerik’in bir diğer belgesel filmi olan
“Pırdesur”daysa göçlerle boşaltılmış, hatta
statüko tarafından hizmet anlamında neredeyse
terk edilmiş bir kentten arda kalanları gösterir.
‘Giden gitmiştir kayıplarıyla, ya arkada kalanlar
ne yapsın?’ sorusunu sordurur. Son çalışması
“73. Millet” ise bölgedeki farklı etnisite bir grup
olan Çingenelere döndürür yüzümüzü. Bunlar
dışında ‘Savaş Oyunu’, ‘Konak Masalı’, ‘Alaman Küreği’, ‘Gül-i Zare’, ‘Eyüp Sultan’, ‘Sarının Üstü
Düzgündür’, ‘İki Balık Dört Kişi’, ‘Sayd’ ise yönetmenin diğer çalışmalarıdır.

Mardinli ve gene gazetecilik kökeninden gelip sinema eğitimi almış olan Müjde Arslan,
Bölgedeki köklü bir kadın sorunsalı üzerine, “kumalığa” dikkat çeker ‘Kirasê Mirinê: Hêwîtî’
belgeseliyle. Kendi akrabaları ve köylülerinden yola çıkıyor Müjde Arslan. Bu yolculuğu her
izleyen, o yaranın yansımasını, kendi yakınındaki benzer durumda olan herhangi bir kadından
görebilecek kadar tanıdık bulur. Bunun dışında ‘Son Oyun’ ve ‘Tov’ adlı kısa metrajlı
çalışmalarıyla, sahip olduğu sinemasal gözün ilerdeki kayda değer yapımlara imza atacağının
habercisi.

Dikkat çeken diğer bir isim, Bitlis’li ve uzun yıllardır İzmir MKM’de çalışıp atölyeler düzenleyen,
ayrıca Edebiyat öğretmeni olan İlhan Bakır. İlhan Hoca’nın Mezopotamya’da geniş bir
çalışmasına denk düşen ‘deq’(dövme) çalışmasını “Beden Ayetleri” adında belgeselinde
toparlamış. Her figürün, her şeklin sahip olduğu öykülerini izler ve dinleriz sahiplerinden. Bunun
yanında “Be Si û Be Dar” adlı kısa metraj çalışması da henüz çok yenidir. Hapishanede işkence
gören bir gencin yaşama döndükten sonra sallantılı ruh dünyasına götürür film. Ve ‘işkence
g46;rmeyenler şanslıdır’ cümlesini söyletir. Ya da ‘ İşkenceye giren ile işkenceden çıkan aynı kişi
değildir’ gerçeğini. Filmde, Rus Sineramasında ve ünlü Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’
un filmlerinde görmeye alıştığımız ‘plan sekans’ çekim tekniği dikkat çekiyor.

Batman’dan Veysel Çelik ‘2932’ adlı kısa metraj çalışması, hapishanede geçen bir zaman
dilimini, kimi zaman sembolik boyutta; ama çoğunlukla yakın plan çekimlerle sanatsal bir
ziyafetle veriyor. Mahkûm olan oğlunun görüşüne giden annenin Kürtçe konuşma yasağından
yüzünden bildiği tek Türkçe cümle kulaklarımızda yankılanıyor: “Kamber Ateş, nasılsın?”…
Görüşlerdeki “Türkçe Konuş, Çok Konuş” cümlesine çok ince ve etkili bir gönderme yapılıyor
böylelikle. Filmde en çok da görüntüdeki profesyonellik göze çarpıyor.

Yine Batman’dan bir yönetmen olan Murat Malgir,  sinema eğitiminin a
rdından gazetecilik-muhabirlik yapmaktadır.“Soya Adak” ve “Öldüren Barış”
adlı iki çalışması bulunuyor. “Soya Adak”ta, tanıdık bir sorun olan erkek
çocuk istenci ve aile şerefi devamlılığı ikilemliliği üzerine yapılmış. “Öldüren
Barış” ise Bölgedeki arazi üzerinden şekillenen düşmanlıklardan bir kesit
sunuyor. Birbirleriyle çatışmalı iki ailenin barışının bir tarladan/bölgeden
geçmemesi üzerine kurulur ve trajik bir sonla biter. Görüntüler ve oyunculuk
açısından derdini anlatmada kendini kabul ettirebilen bir çalışma.

Diyarbakır’dan Deniz Oğuzsoy, Yılmaz Güney’in ‘Endişe’ filmine atfen kamerasını pamuk
işçilerine döndürüyor “Beyaz Prenses” ile. Bölgeden tarlada çalışan bir grup ailenin
yaşamlarına konuk oluyoruz. Tripot kullanmadan ve yakından hareketli çekimleriyle dikkat
çekiyor. ‘Beyaz Prenses’  bu yılki Altın Koza Film Festivali’nde belgesel dalında finale kalma
başarısını elde etmiştir.

Sivas Koçgiri Bölgesi’nden Medet Dilek ise toplumsal
belleğimizdeki birkaç konuyu masaya yatırıp çalışmalarına
dâhil etmiş. ‘Gu-an Di’nin Düğünü’ Mardin-Kızıltepe’de bir
akşamüstü evlerinin önünde babasıyla birlikte güvenlik
güçlerince katledilen Uğur Kaymaz’ı anlatır. Diğer bir
belgeseli ‘Narkolepsi’dir.  Bir tıp terimi olan ‘narkolepsi’,
aşırı uyumak anlamına gelir. Bu sözcüğü Sivas’taki  
‘Madımak’ otelinin yakılmasını anlatacağı belgeseli için
kullanmasındaki amaç, buna benzer olayların bize vurulan
bir zincirin ne ilk ne de son halkası olduğu gerçeğini
vurgulayıp, uyandıran bir uyarı yapma çabasıdır. Medet
Dilek’in diğer belgeseli ise “Notasyon”da ise 1999 yılında
cezaevlerine uygulanan ‘hayata dönüş’ operasyonlarını
irdeliyor. Medet Dilek’in filmlerinde ince bir araştırma ve
emekle çalışması kendisini sıradan olmaktan çıkarıyor. Medet Dilek şu aralar Dersim
bölgesinde yeni bir proje üzerinde çalışmakta.

Batman kökenli Metin Avdaç ise bölgeden daha kültürel ve farklı bir konuya götürür bizi. ‘Kara
Altından Altın Mikrofona’. Batman bölgesinde petrol bulunduktan sonra hızla petrol rafineleri
ardından TPAO kurulur ve aynı hazla sosyal tesislerini açar. TPAO, 1963 yılında bir orkestra
kurar. Orkestradaki müzisyenlerin 1968 yılında aralarında Haramiler, Moğollar ve Erkin Koray
olan isimleri geride bırakarak Altın Mikrofon yarışmasında birinci olurlar. ‘Batman Orkestrası’nı
Altın Mikrofona götüren yolculuklarını nostaljik bir zeminde ve Batman’ın nereden nereye
geldiğini de görerek izliyoruz. Genel anlamda işçi ve emekçileri konu aldığı diğer çalışmaları
‘Işığımızın Emekçileri’, ‘Torakçılar’, ‘Çotanak’ olan Metin Avdaç, şu aralar TV için hazırladığı
programlarla yoluna devam etmekte.

Mardin’den, İstanbul Kültür Üniversitesi Sinema Bölümü son sınıf öğrencisi Haydar Demirtaş’ın
Kültür Bakanlığı’nca destekli ‘Gezici Nalbant’, ‘Yara’ ve şu aralar çekimlerini Midyat’ta yeni
bitirdiği ‘Taş Ustaları’ adlı çalışması bulunmakta. Haydar Demirtaş, özgün konular etrafında
etnik değerleri yeniden senaryolarında canlandırması yönüyle oldukça yaratıcı bir yönetmen.
Mardin gibi bir platoda yetişmiş olması da cabası.

Diyarbakır’dan Hatice Kamer, bölge için oldukça ilginç ve cesur bir konuyu işledi ‘Anne Ben
Hasta Değilim’de. Batman’da yaşayan ve gay olan bir gencin önce kendi ailesinden başlayarak
sonra çevresini de saran baskılı-sıkıntılı hayatına tanık oluyoruz. Farklı cinsel tercihlerin yörede
yarattığı tepkileri görmek açısından kayda değer bir çalışma. Hatice yeni bir belgesel üzerinde
çalışmakta olup halen de Gün TV’de program yapıp sunmakta.

Nazire Turan’ın ‘Nar’ ve Ali Kemal Çınar’ın
‘Şev’ ise Diyarbakır Sinema Kulübü’nden
başlıca çalışmalardır. Bir diğer sinema
eğitimi almış Diyarbakır’lı yönetmen
arkadaşımız Arin Arjen. ‘Kaos’ adlı kısa
metraj çalışması mevcuttur. Ayrıca Miraz
Bezar’ın bugünlerde yeni bitirdiği, ‘Min Dit’
adlı uzun metrajlı filminin yardımcı
yönetmenliğini yaptı.

Erzurum’dan Ömer Leventoğlu, ‘Êşa
Şewatê’ ve ‘Zarokên Axa Qelişî’ adlı
çalışmalarının yanında çeşitli ulusal yayın
organlarında makale yazarlığı yapmaktadır. ‘Êşa Şewatê’ ile ülkedeki kirli savaşın kadın
üzerindeki etkilerini anlatma derdine düşülmüş. ‘Zarokên Axa Qelişî’ ise, Urfa’dan tarlada
pamuk işçiliği yapan bir ailenin bir yılını anlatan, kurmaca- belgesel arası formatta bir çalışma.

Dersim’den Arin İnan Aslan’nın ‘Sî û Bâ’ ve ‘Kırıntı’sı birçok ödül almış kısa metraj
çalışmalardır. Filiz Işık Bulut’un Diyarbakır 5 no’lu Cezaevi’nin görüşe gelen mahkûm yakınları
üzerine anlattığı ‘Deng’ filmi. Çayan Demirel’in aynı cezaevinin belgeseli olan ‘5 No’lu Cezaevi’
ile Dersim katliamını konu aldığı ‘Dersim 38’ adlı belgeseli ülkede birçok festivalde gösterildi.

Batman’dan M. Tayfun Aydın’ın Hasankeyf’te yapılmak istenen Ilısu Barajı’na dikkati çeken filmi:
‘İçimdeki Mezar’.  Yine Batman’dan Faysal Soysal sinema eğitimini İran’ın Dünya’da önemli bir
yerde olan ‘Art University’de almış. Çektiği üç kısa metrajlı filmiyle İran sineması dinamikleri
hissedilen Faysal Soysal, İstanbul’da çalışmalarını sürdürmekte olup Türkiye’de “İran
Sineması” üzerine konuşabilecek birikimli üç beş insandan biri.

Diyarbakır’dan eğitim alanında çalışan Ömer Kurt ise Bölgenin eğitim konusundaki on yıllarca
süregelen geri kalmışlığın tanıklığını, çektiği videolarla bizlerle paylaşmakta. Envai çeşit başlıkla
ele alınabilecek derinlikte olan bu sorunun kendi çapıyla oluşturduğu  ‘Adalet’ adlı bir kısa filmi
bulunan Ömer Kurt, şu sıralar Bölgedeki müzisyen şahsiyetleri, dengbêjler araştırmasını konu
eden bir belgesel üzerinde çalışıyor.

Batman’dan Ferit Çağıl şehirleşme ve çocukların oyun oynama alanlarındaki özgürlük
kısıtlamasını anlattığı ‘Uçurtma’ filmi, Mehmet Oruç’un ‘Eller’ filmi, Mustafa Özgün, Şiyar Gedik,
Nihat Nüyan, Kamuran Çakır ve Özgür Fındık ise Bölgede sinema adına üreten diğer isimler.
Adına ulaşamadığımız daha birçok sinema gönüllüsü arkadaşın olduğunu tahmin ediyoruz.
Gönül isterdi ki emek ve yokluğun ürünleri sayılan bu çalışmaları ve sahiplerini daha fazla
tanıtacak, duyuracak güce sahip olalım. Çünkü bunlar bir nevi ‘ilk meyveler’ ve taşıdıkları misyon
adına ‘çok özeller’.

Bölgeden Sinema Etkinlikleri

Diyarbakır Sanat Merkezi’nin geçtiğimiz Mayıs ayında düzenlediği “3. Uluslararası Film Günleri”
de filmleriyle birlikte genç yönetmen arkadaşları görme fırsatı yakalandı. Akabinde Mardin’de,
Mardin Sinema Derneği’nin bünyesinde “4. Uluslararası Mardin film Festivali” deneyimleri
yaşandı. Festival kapsamında birçok çalışma halkla buluşturuldu. Yine Mardin ve Diyarbakır’da
düzenlenmiş ve hâlâ devam eden sinema atölyeleri sayesinde yeni gençlere sinema eğitimleri
için birer kapı açılıyor. Tüm bu gelişmelerin bana göre en önemli fonksiyonu, Kürt
yönetmenlerin ürünlerini asıl sahipleriyle, yani Kürt halkıyla bir araya getirmesidir. Henüz izleyici
kitlesini bulamamış ve sektörleşememiş bir yapının buna acil ihtiyacı var. İlerleyen süreç, bizi,
bu sonbaharda Diyarbakır’da yapılması beklenen “Kürt Film Festivali”ne götürecek. Bölge
dışında da 2001 yılından bu yana her yıl düzenlenen ‘Londra Kürt Film Festivali’nin yanında ilki
bu sene İtalya’da yapılacak olan, ‘Roma Kürt Film Günleri’ ile Amerika’da, ‘New York Kürt Film
Festivali’ sayesinde bölgedeki ürünler dışarıdaki izleyiciye ulaşacak.

Özgürlüğün Sorun Olduğu, Sınır Teşkil Ettiği Yerde Sanat Polikadan Sıyrılamıyor

Sinema’yı bir kuram olarak gören ve bunun üzerine teoriler üreten dahi yönetmen Eisenstein bir
görüş olarak sinemaya şöyle bakar: “Bence ‘niçin’ sorusunu tam olarak ortaya koymadıkça, kişi
bir film üzerine çalışmaya başlayamaz. Hangi gizli duygular ve tutkular üzerine spekülasyon
yapmanız gerektiğini saptamadıkça bir şey yaratmak olanaksızdır.” Elimizdeki erken dönem Kürt
yapımlarını incelediğimizde de ortak olan şey, bir sızıyı anlatmada veya ortak bir acıda
buluştuklarıdır. Bunun adı ‘varolma sorunu, kimlik sorunu’dur. Böylelikle sinema bir nevi dert
anlatma, kendini ifade etme, içindeki dünyayı tasvir teme aracına bürünmekte. Eisenstein şöyle
devam ediyor:  “Biz izleyicilerin tutkularına çobanlık ederiz; ama aynı zamanda bir güvenlik
kapakçığı, bir paratoner kullanırız. Ve işte bu da bildiridir! Kendi içinde bir filmin bilidirisi büyük
bir sanatsal gizilgüçtür. Her zaman siyasal, yani bilinçli bir şekilde siyasal olmak da zorunda
değildir.” ²

Adını zikrettiğimiz yönetmen arkadaşların çoğunu kişisel olarak da tanımanın rahatlığıyla
konuşursak, hiçbiri oturup bir politik film yapayım kaygısıyla hareket etmemişlerdir. Biliyoruz ki;
kişi neyi yaşarsa, yaratımlarına da o bulaşır.

Filmlerin diğer bir ortak noktası da kahramanlarının ya da konuları itibariyle ‘acılı’ bir nitelikte
olmasıdır.

Brecht kendi güncesine bir not düşer: “Acıklı oyunlarda yazarlar, oyunun sonuna doğru
kahramanlarının tarafını tutmalılar. Evet, kahramanlarını küçük düşürmek korkusuyla, doğayla
alay etmeye bile cesaret etmeye göstermezler. Çekirgeyi yutan ahmak ineğin iğrenç mö’sünü
yansıtmayı! Bu sahnenin burjuvazisidir!” ³

Bereket ki; Kürtler acılarıyla yaşamaya alışmaktan öte onlarla alay edip gülme malzemesi
yapmayı öğrenmişlerdir. Yaşadığı çetin doğa şartlarını güldürüye bulaştırabilmişlerdir. Bunun
sinema yansımalarının en bilindik örneğini Bahman Ghobadi filmlerinde görürüz. Bizdeki söz
konusu ettiğimiz çalışmalarda tasarlanmamış, istem dışı sızan bir komedi unusuru buluruz.
Bava Duzgini’deki ibadet eden adamın duasında, Batman’lı gay gencin kendini anlatışında,
üzerine kuma gelen kadının kendi kocasına laf atmasında, … Bir parça gülmekle-üzülmek
arasındaki paradoksun bulaştığı bu filmlerde sanatsal kaygıdan çok folklorik öğeleri yansıtma
çabası hissediliyor. Bu kaygı da dolayısıyla sanatın ‘estetik’ unsurunu es geçmeye götürmüş.

Gelen, gidende saklı

Genç yönetmenlerinin seçtikleri konular itibariyle: Ölüm, inkâr edilmiş ömürler, yoksulluk,
mezheplerin birbirine kırdırılması, cezalar, infazlar, grevler, isyanlar, göçler, yok saymalar,
yasaklar, işkenceler, cezaevleri, … Gibi erk’in reva gördükleri ile feodal geleneğin getirdiği
kalıntılar arasında hareket ettiklerini görüyoruz.  Ünlü Moslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini
(piramidini) hatırlayalım. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan, entelektüel açlık hissedilmez. Mealen,
‘asal dertler’ varken ‘beden ve hazları’ hatırlanmaz. Geleceği yorumlamak müneccimlerin işi
amenna; fakat önümüzdeki malzemeden ve aşçıdan yola çıkarak nasıl bir yemek yiyeceğimizin
öngörüsünü yapabiliriz pekâlâ. Şimdiden Mezopotamya’da hangi arketiplerin çağrılacağının,
kimlerin mezardan perdeye canlandırılacağının, destanların, renkli insan yaşamlarının, gizi
kendinde saklı hangi kadınların ve onların peşinde ordularla çarpışan hangi erkeklerin
anlatılacağı merakındayım. İnsanlığın en eski mirasına sahip coğrafyasından gelen söz konusu
genç yönetmenlerin ilerde leziz sofralarına konuk olacağımıza inanıyorum. Kayda geçsin!

Kürtler için ‘özgürlük’ ve ‘kabul ediliş’ adına önemli siyasi gelişmelerin yaşandığı bu zaman
diliminde ümit ediyorum ki önümüzdeki on yılda aşkı, felsefî çelişkileri, evrensel çıkış
noktalarının yazıldığı senaryoları beyaz perdede izleyebiliriz. Dilerim Kürdü ve Türkü ile sorunları
değil, çözümlerin keyfini çıkardığımız bir ülkede en fazla düşlerdeki entelektüel sinemayı
konuşur, tartışırız. Peri Abraham’a bir röportajda Kürt sinemasını sormuşlar, yanıt olarak ‘üç
kelime’ demiş: “Atak, güzel ve yoksul”.
Bize göre bir de ‘inatçı’. Tıpkı onu yaratanlar gibi.

Dipnot:

*  Başkasının atlısı her daim yayadır

1)        Theo Angelopoulos, Derleyen: Dan Fainaru, Türkçe’ye Çeviren: Mehmet Harmancı,
İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006, s.91
2)        Sinema Sanatı, Sergey M. Eisenstein, Derleyen: Jay Leyda, Türkçe’ye Çeviren: Nilgün
Şarman, İstanbul: Payel Yayınevi, 1993, s. 16
3)        Brecht’in Güncesi, Çeviren: Yüksel Pazarkaya, İstanbul: Düşün Yayıncılık, s.161
4)        Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır Ve Ölüm, Derleyen: Müjde Arslan, İstanbul, Agora Kitaplığı
5)        Tîroj, sayı: 11, s.52, Peri Abraham, 2004
Haberler

Min Dit San Sebastian
Film Festivali'nde

Diyarbakır 3.
Uluslararası Film Günlerı

Press filmi Kürt
gazeteciliğini anlatıyor

2. Köln Kürt Film
Günleri'nin ardından /
Cudi Arif

Agıt, Hikmet Asutay

Kürt sineması'nda
karekterler problemi

Hewiti: Kumalık. Müjde
Arslan'dan yeni bir film /
Caner Canerik

Yakın planda Kürtler var

Kırmızı kalemle çizilen
insanların öyküsü

Transasia Express
belgeseli İsviçre'de
gösterime giriyor

Köln 2. Kürt Film Günleri

Bern Kürt Film
Festivali'ne hazırlanıyor

Close-Up Kürdistan
İstanbul'da

Genç yönetmen Erol
Mintaş

Şirin Cihani'ye İtalya'da
ödül

KurdishCinema.com'dan
senaryo ödülü

Kürt yönetmen Kalifa'ya
ödül

"Hayatın Tuzu" filmi
izleyiciyle buluştu

Butimar'a 9. Türkiye
Eczacılar Kongresi Kisa
Film Yarışması'nda
birincilik ödülü

Pirdesur Fransız Kültür
Merkezi'nde

Gitmek 14 Kasım'da
Türkiye sinemalarında

Gitmek filmine İsviçre'de
Türk sansürü

Kazım Öz'ün Fırtına filmi
14 Kasım'da
sinemalarda  

2. Paris Kürt Film
Festivali

Montreal Dunya Filmleri
Festivali

“Siyabo”nun belgeseli
çekildi

"Gurê bi Zengil" kurgu
aşamasında

Gerilla-yönetmen Halil
Dağ yaşamını yitirdi

İkinci Hamburg Kürt Film
Günleri Halil Dağ'a
adandı

Fırtına’ İstanbul Film
Festivali’nde

'Narkolepsi' Ankara Film
Festivali'nde

Oldenburg Kürt film
günler başladı

Paris Kürt video
sergisine davet

"Zarokên Axa Qelişî" adlı
Kürtçe filmin galasına
sansür

Gure bi Zingil’ın
çekimleri tamamlandı

‘Zarokên Ax a Qelişî’
Ceylanpınar’da

13 Kurşun'a onur ödülü

Yusuf Yeşilöz'ün son
belgeseli; Müzik Aşkı

Yüksekovalı oyuncu
Fransa yolcusu

Charlie Chaplin 30 yıl  
önce yaşama veda etti

Kürt oyuncu aranıyor

Londra’da Kürt filmlerine
yoğun ilgi

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu

1. Paris Kürt Film
Festivali başladı

Dortmund'da Kürt Film
Haftası

Diyarbakır'da ilk çocuk
sinemacılar

5. Londra Kürt Film
Festivali'ne çağrı

Nusaybin'de film
gösterisi

Mazıdağı'nda Mehmed
Uzun Festivali başladı

Amsterdam Kısa Film
Festivaliı

Ingmar Bergman öldü

Forster’den Kürt filmi

‘Son Oyun’a Fas’tan ödül

Hakkari'nin ilk Kürtçe filmi

Madımak Katliamı
belgesel oldu

Son Oyun'a Fas'tan davet

Filmi icin yardim bekliyor

Ankara'da belgesel
gösterimi

Cannes Film Festivali
başlıyor

Yarım Ay'a bir ödül de
Portekiz'den

Stuttgart'da Kürt Film
Günleri'ne büyük ilgi

Amin Korki'ye
Singağur'da iki ödül

Ankara Kürt Film Günleri
18 Mayıs'ta başlıyor

Stuttgart'da Kürt Film
Günleri

Dol'un Almanya galası
yapıldı

Hamburg'dan Kürt
filmleri geçti

Hamburg Kürt Film
Günleri

Kürt filmleri Hamburg'da

'Tandır' filmi festivallerde

Tünelin ucundaki ışık gibi

Hamburg Kürt Film
Festivali Programı

Hamburg Kürt Film
Festivali başlıyor

Paris Kürt Film Festivali

Yarim Ay Portekiz,
Amerika ve Almanya'da

David Tolhildan
Hamburg'ta

Haber Arşivi >>>