Kürt Sineması ne değildir?

KurdishCinema / 7 Nisan 2010

SÎRWE AGİRÎ *

Gri sisler içerisinde sırtını bize dönmüş,
küçük bir çocuk resmi… Resmin hemen
üzerinde büyük harflerle ‘Yurtsuzluk,
sınır ve ölüm’ ilanı… Hayata sırtını
dönmüş, önündeki sislerin belirsizliği
içinde bakışları yiten bir gerçekliğin
karesi.

Geleceksizlik ve umutsuzluğun
resmedildiği bu kareyi Bahman
Ghobadi’nin ‘Kaplumbağalar da uçar’
filminden hemen hatırlıyorum. Müjde
Arslan’ın ‘Kürt Sineması’ adı altında
derlediği ve tesadüfen elime geçen
kitabını ilk elime aldığımda, bakışlarım
bir süreliğine bu resimde kalıyor. Bu
resmin Kürt Sinemasına dair bende
yarattığı düşüncelerle birlikte, yine de
böyle bir çalışmanın gerçekleştirilmiş
olmasının heyecanı ile hemen kitabı
okumaya başlıyorum.

Kürt Sineması adına böylesi bir
çalışmanın ne kadar hakkını verdiğini,
kendini ne kadar hakikate dayandırdığını,
ancak kitabı okuyup bitirdikten sonra
anlayabilirim. Kapaktaki resmin çizdiği
Kürt imgesinin duygu ve düşüncesiyle
kitabın önsözünde, “…Kürt Sineması
eğer Kürtlerin ulusal kimliği ve
özlemleriyle sınırlı kalırsa ve dünyanın
her köşesindeki seyircilere bunların dışında başka bir şey göstermeye yeltenmezse, hiçbir
anlam ifade etmez...” yazdığını okuyorum. ‘Henüz gelişim aşamasındayken, daha doğru dürüst
kendini tanımlayamamışken ve en önemlisi de Kürt Sineması daha Kürt olgusunu bütünüyle
algılayıp beyazperdeye dökememişken, acaba bu aşamada neleri anlatmalı? Neleri göstermeli
sinemasında?’ diye geçiriyorum içimden. ‘Bu neyin kaygısı?’ diye kendime sorarken, yazının
devamında Hamid Dadabaşı’nın “…Küresel çapta bir kaygı…” içeren yanıtını görüyorum. Neyse,
kitabı okumaya devam ediyorum. “Kürt Sinemasının gelişimi ile Kürt halkının özgürleşme süreci
arasında tartışılmaz bir bağ vardır” diyen Devrim Kılıç’ın yazısını okuyunca, ‘Evet, Kürt Sineması
kendini doğru noktadan yakaladı’ diyorum. Ancak devamında Kılıç’ın Kürtlerin özgürlük ve
sinemasının gelişim sürecini Körfez Savaşı sürecinin yarattığı ortama bağlamasında
duruyorum. Çünkü gözlerimin önünde 90’larla başlayan Kürt halkının görkemli serhildan süreci,
ellerindeki taşlarla Türk tanklarına karşı duran Kürt çocuklarının, analarının, genç kızlarının
direnişleri canlanıyor yeniden. Üniversitelisinden işçisine, emekçisinden liselisine kadar Kürt
gençlerinin dağlara akın ettiği ve Kürt özgürlük tarihinde önemli bir aşamayı ifade eden 90’lar
süreci….

“Kürtler, dış dünyanın kendileri hakkındaki ‘Elleri silahlı insanlar’ olarak ifade edilebilecek kaba
algılamayı değiştirmek için, ciddi bazı çabalara girmişlerdir” alıntısı ile Mustafa Gündoğdu, Kürt
Sinemasını değerlendiriyor kitapta. Ghobadi de “Kürtler, salt bellerinde silah taşıyanlar değildir
diye, dünyaya Kürtleri sempatik göstermeye çalışıyorum” diyordu. Sanırım bu yüzden olacak ki,
Ghobadi’nin Kürt resmi, zavallı Kürt, dünyanın acıyarak baktığı Kürdü aşamıyor. Elbette artık
dünyanın da kabul ettiği ve inkar edilemeyen bir Kürt olgusu var. Ancak Kürt sineması açısından
bu gün Kürdü yansıtma değil, nasıl bir Kürdü beyazperdeye yansıtma sorunsalı mevcut. Haliyle
Kürt sineması yapan ve Kürt sineması hakkında söz söyleyenlerin bu belirlemeleri, ‘Kürt
Sineması, nasıl bir Kürt kimliği üzerinden kendini tanımlayacak?’ sorusunu karşımıza çıkarıyor.
Bu soruya verilecek yanıt, elbette daha işin başında olan Kürt sinemasının kimliği açısından,
hayati bir sorunsallık arz etmektedir. Bu da Kürt sineması ve sinemacılarının kendilerine nasıl
ve nereden baktıklarının, yani ‘Sanatçı kimliklerini tanımlama’ sorununu içeriyor.

Bu noktada Yılmaz Güney’in sineması ile sanatçı kimliğinin, kişiliğinin taşıdığı tutarlılığı yeniden
anmamız gerekiyor. Güney sineması, tıpkı kişiliği gibi, marjinal değil, mücadele eden bir
sinemadır. Yılmaz Güney sinemasının gelişim gösterdiği dönemin koşullarını burada uzun
uzun anlatmayacağım ancak, direniş sineması olarak adlandırmak sinema tarihi açısından
yerinde ve hakkını veren bir tespittir. Çünkü Yılmaz Güney, bir halkın sanatını ve sinemasını
yaparken, kendine bu halkın sanatçısı, sinemacısı diyebilmenin en önemli koşulunun ne
olduğunu bilen ve uygulayandı. Kürt halkı açısından bir dönemin toplumsal çatışmalarını,
çelişkilerini, çözülüşlerini sinemasına aktarırken, “Bir gün bir halkın doğumu -yani yeniden
doğumu- için verdiği mücadelenin öyküsünü anlatan filmler çekmeyi çok isterim” sözleri ile Kürt
sinemasına yön göstermiş oluyordu. Peki, Kürt sineması bu yönüyle ne kadar Yılmaz Güney’in
ardılı olmayı başardı ve/veya başaracak? Bu gün Kürt halkı, destanlar yaratan bir mücadeleyle
görkemli bir direnişi, yeniden doğuşu gerçekleştirmiş durumdayken, Kürt Sineması gözlerini
buna kapatıp Kürdü hala ‘umutsuzluğun, geleceksizliğin, ölümün’ üçgeninde mi tanımlayacak?

Kürtlere, sınırların ve sislerin dışında bir şey
göstermeyen Ghobadi Sineması… Evet,
konu olarak şimdiye kadar Ghobadi
filmlerinde, hep sınır ve ölüm üçgenindeki
Kürdü işledi. Bu yüzden filmlerinde hep yitip
giden, kaybolan, ne olduğu belli olmayan bir
sondur yaşanan. Oysa bir imkansızın
gerçekleşmesinin büyülü sözleri gibi
okumuştum ‘Kaplumbağalar da uçar’ı. Filmi
seyredip kalktığımda, içimde ölümün,
umutsuzluğun, yitirilişin duygusu kalmıştı
yalnızca. Kaplumbağaların da uçabileceği
duygusunu ve vurgusunu bulamamıştım.
Filmde bir metafor gibi kullanılan ‘boyalı balık’
gibi kalmıştı bu sözler de ne yazık ki... Ve
‘Kaplumbağalar da uçar’ filminde Ghobadi,
tecavüze uğramış küçük kız Agrîn’i
Kürdistan’la özdeşleştirdiğini belirtiyordu.
Oysa Agrîn, filmin sonunda intihar ediyor. Bu
da gösteriyor ki, aslında Ghobadi’nin Kürdü
ölü bir Kürt ne yazık ki… “Neresi benim
ülkem, bilemez durumdayım” diyerek,
baskılar karşısındaki çözümsüzlüğünü
okuduğum bir röportajında Yılmaz Güney’in
“Kavga nerede ben orada..” diyen sözleri
geliyor aklıma.

Kitabın sonunda Kürt Sineması kapsamında yer verilen bir başka yönetmen de Babak Amini.
Babak Amini’nin ‘Melekler Toprakta Ölür’ filmi, ‘terörist’(!)lerden kaçan bir Amerikalı askere
yardım eden Kürt kızının hikayesini konu alıyor. Bir Amerikalı askeri ‘terörist’(!)lerden kurtaracak
en son kişi, bir Kürt kızı olmalıydı. Kendi sisteminin dışındaki dünyayı ‘terörist’, müdahale
edilmesi gereken ‘tehdit unsurları’ olarak gören ve bu müdahalesine meşruluk kazandırmak
için her yolu ve yöntemi kendisine mübah gören bir Amerika’nın askerini masum göstermeye
çalışan bir film. Oysa Amerikalı askerin Ortadoğu topraklarında ne gezdiğini sorma ve
sorgulatma yerine, Amerikalı asker analarının gözyaşlarıyla izledikleri bu film, ancak bu kadar
Kürt filmi (!) olabilir. Ve kitapta Kürt sineması kapsamında bolca yer verilen yönetmen ve
filmlerden birisi. Kitapta Mehmet Aktaş, Halil Dağ sinemasına da ‘onlar’ diyerek şöyle bir
değinip geçmiş. Halil Dağ’ın sinemasını bu yazımda hakkını vererek değerlendiremeyeceğim.
O’nu bu kadar ötekileştiren birkaç satırın arasına, sanki sinemayı dağda yapmasını bir ‘şöhret’
(!) arayışı gibi ele alanlara, sinemaya neden başladığının yanıtını, kendi kaleminden çıkan şu
sözlerle aktarıyor: “Bana gelince... Ben gerillayım... Kürt halkı üzerinde inkâr ve imha kılıcı
savrulduğu sürece, elimde silahımla dağ başlarında yaşayacağım. Bugün kameramanım, yarın
fotoğrafçı, öteki gün fırında ekmekçiyim. Tepeci olmam gerekirse tepedeyim, nöbette olmam
gerekirse nöbetteyim. Geceler boyu yürümem gerekirse yürüyüşteyim. Kürt halkının bana
vereceği bütün görevlere hazırım. Bir daha film yapar mıyım bilemiyorum. Ama bunu yapması
gerekenler yapmazsa, bir kez daha yönetmenim...” Kürdün diriliş öyküsünün sineması olan
Halil Dağ sineması, asıl yorumunu Kürt halkından aldı. Çünkü Kürt halkı, artık ihtiyacı olanı ve
kendisinin olanı seçebiliyor. Bu kitabın hazırlanmasında Müjde Arslan, kendilerine sordukları en
temel sorunun “Hangi film Kürt filmiydi?” sorusu olduğunu belirtiyor. Kitabı bitirdikten sonra
“hangi filmin” Kürt filmi olmadığını öğrendik elbette.

Şimdi sıra, hangi filmin Kürt filmi olduğunu tanımlamaya geldi...

* kaynak: yeniozgurpolitika.com
Yorum ve Röportajlar

Bêzar ve Alataş: Min Dît
ile gerçekleri anlattık

“Gitmek” ve Türk kızı
Kürt oğlana aşık olursa:
Hakim ulus kadınlık
rolünü asla kabul
benimsemez / Müjde
Arslan *

Dizi dizi şovenizm /
Ömer Leventoğlu

Hollywood'a karşı
alternatif sinema /
Özlem Galip

Bahoz - Bir kuşağı
anlamak / Ewrehmun
Baydemir

Bahoz/Fırtına Üzerine /
İsmail Beşikçi

Mansur Tural ile ‘Orası
Soğuk' filmi üzerine
söyleşi

Kürlerle Türk Sineması
/ Müjde Arslan

Bahman Ghobadi ve
Sisin Metafizik
Sineması / Kamuran
Çakır

Kürt sineması için ortak
bir strateji arayışı

“Pars - Narkoterör”ün
Kürtçe Dil Politikası /
Omer F. Kurhan

Bir hatırlama çabası: 38
Belgeseli üzerine

“Kürt sineması
estetikten ödün
vermemeli” / Medet
Dilek'le röportaj

Kürtlerin haklı davası
için...

2007’de Kürt Sineması
/  
Devrim Kılıç

"Kürt Sineması
gelişmeye açık"

'Trajedilerin hepsi
senaryo oldu’

Bertrand Blier den
sinema dersleri

1. Paris Kürt Film
Festivali başarılı geçti

Yeni bir film " Phêti " /
Caner Canerik

Kağıtçılar:  “Doza we,
dozame ye“ / Medet
Dilek

Belçim Bilgin'le
röportaj: Kürt değerleri
ile büyüdüm

Dol: Güzel bir konunun
kötü anlatımı

Nazmi Kırık sınırları
aşıyor

Bir gün şehre bir film
gelir

Jalal Jonroy: 'Kürtler'in
sinemaya ihtiyacı var'

Genç yönetmen Buket
Aydın’dan iddialı bir
belgesel : İnsan-i Kamil

Gerçekliğin karanlık şiiri

Kürdistan artık çok
‘yakın’

Bir sürgün sineması
olarak Kürt Sineması:
Kendini
sesini görmek

Belgesel-kuşku ilişkisi

Öfkeli ve özgür
yönetmenler

Nasıl bir sinema?

Sarhoş Atlar Zamanı
filminin dramatik
çözümlemesi

Caner Canerik'ten
çarpıcı bir belgesel:
Was

Yangında filizlenen
çiçek

Ünlü İtalyan yönetmen
Passolini

Kürdistani bir sinema
yaratmamız gerekiyor

Takeshi Kitano'dan
yönetmenlik dersleri

Sessizlik kelimelerden
daha fazlasını anlatır

Ghobadi'nin Altın Lale
yolculuğu

Diyarbakır'da Kürt Film
Festivali

Çarpici bir belgesel
örnegi; Can Baz

Yılmaz Güney'in
Kürtlüğü

Özgürlesme sorunu ve
sinema

Dersim 38

David ve Leyla:
Kültürel önyargilarin
elestirisi

Gölgenin sesi: Si u Ba

David ve Leyla

Si u Ba (Gölge ve
Rüzgar)

Kürt düsmanligi üzerine
bir film

Nergisler Açmali

İlk Kürt filmi Zere

Türk Sinemasi'nda
Kürtler

Yilmaz Güney'le röportaj

Yusuf Yesilöz ile
röportaj

Makale Arşivi  >>>