Wim Wenders'ten sinema dersleri *

KurdishCinema.com - 1 Ekim 2007

70'li yılların başında Wim Wenders adında genç bir Alman
yönetmen çektiği siyah beyaz yol filmleriyle sinemayı adeta
yeniden keşfetmiş, bir avuç filmle adını "büyük
yönetmenler" arasına yazdırmıştı. "Paris-Texas" ile geniş
kitlelerle buluşan Wenders film çekmeye devam ediyor:
"Berlin Üzerinde Gökyüzü", "Until The End Of The World",
"The End Of The Violence"... Ama adı hâlâ 70'lerin
"Zamanın Akışında" ve "Alice Kentlerde" gibi filmlerle
anılıyor. İşte Wenders'in genç sinemacılara tavsiyeleri...

Birkaç yıldan bu yana, 70'li yılların başında benim de eğitim
gördüğüm Münih sinema okulunda yönetmenlik üzerine
ders veriyorum. Derslerimin aynı zamanda olabildiğince
pratik olmasına da çalışıyorum çünkü benim okuduğum
yıllarda aldığım teorik derslerin aslında çok da işime
yaramadığını gördüm. Sinema alanındaki çıraklık
dönemimi çok daha sonraları, eleştirmen olarak çalışırken
yaşadım. Yönetmenliği öğrenmenin iki özgün yolu olduğuna inanıyorum. Bunlardan biri filmler
yapmak. İkincisi ise eleştiriler yazmak. Çünkü yazı yazmak, bir filmin iş görmesinde ya da
görmemesi üzerine yaptığınız analizlerinizi çok daha uzağa götürmeye, tanımlamaya ve onları
somut bir şekilde açıklamaya zorluyor. Eleştiri ve teorik dersler arasındaki temel fark şöyle
açıklanabilir: bir eleştiri yaptığınızda beyazperde ve sizin aranızda doğrudan bir ilişki vardır;
gördükleriniz hakkında konuşursunuz. Teorik bir derste ise bir aracı vardır. O da öğretmendir.
Size neler görmek gerektiğini anlatır, yani onun neler gördüğünü ve daha da kötüsü ona neler
görmesi gerektiği söylendiğini anlatır. Bu da anlama sürecinin doğasını zorunlu olarak değiştirir
ve bu nedenle de bu tür bir öğrenmeyi ben tavsiye etmiyorum.

Anlatma tutkusu

Günümüzün öğrencilerinde ve genç sinemacılarında beni en çok etkileyen şey kısa metrajlı
filmler konusunda savaşmak yerine genellikle reklam ve video klip alanlarında savaşmaları.
Şüphesiz, işitsel-görsel alemin evrimi bunu talep ediyor. Ayrıca benim neslimin önceliklerinden
daha farklı önceliklere sahip olan bir kültürün içinde yetişiyorlar. Ancak kısa metraja göre
kliplerin ve reklamların en önemli sorunu, öykü kavramının aynı olmaması. Ve ben bu neslin bir
öykü anlatmanın ne anlama geldiğini unuttuğunu düşünüyorum çünkü temel işlevi öykü
anlatmak olmayan imajlarla çalışıyorlar. Öykü anlatmak onlar için temel amaç değil ve hatta
onların birincil itkileri de değil. Bir genelleme yapmadan, onların her şeyden önce yeni birşeyler
yapma eğiliminde olduklarını düşünüyorum. Tümüyle şaşkınlık yaratmak, hiç görülmemiş olanı
yapmak ve görsel bir gülünçlük kimi zaman bir film yapmak için yeterli bir neden haline gelebilir.
Oysaki benim için, yönetmenin görevi herşeyden önce söyleyecek bir şeyleri olması, bir anlatma
tutkusu olması. Bu benim aslında kısa bir süre önce vardığım bir sonuç. Aslında, ben de, bu
mesleğe ilk başladığım yıllarda öykülerden kaçınmıştım ama aynı nedenlerle değil. Benim için,
hesaba katılan her şey görüntüydü. Bir görüntünün, bir durumun doğruluğu. Ama hiçbir zaman
öykü değil. Bu benim yabancı olduğum bir kavramdı. Gerektiğinde, birçok durumun toplamı öykü
adı verilen bir şeyi oluşturabilir ama ben bunu kesinlikle başı, ortası ve bir sonu olan bir öneri
olarak görmüyorum. "Paris, Texas"ı yaparken, bir tür açınlamaya sahiptim. Öykünün tıpkı bir
nehir gibi olduğunu anlamıştım ve eğer küçük geminizi bu nehrin üzerine koyma riskini alıyor ve
bu nehre güveniyorsanız, o zaman gemi sihirli birşeye doğru yol alabilirdi. Bu noktaya kadar ben
sürekli olarak nehir tarafından sürüklenmeyi reddettim. Yanındaki küçük gölcüğün içinde kaldım
çünkü kendime güvenim yoktu. Ve bu film sayesinde öykülerin orada olduğunu ve bizsiz
varolamayacaklarını anladım. Onları yaratmaya ihtiyaç yok çünkü onların varolmasını sağlayan
insanlığın kendisi... Onlara kendini bırakmak yeterli. O günden itibaren bir şey anlatmak benim
sinemaya yaklaşımımda giderek daha güçlü bir hedef haline geldi ve güzel görüntüler yaratmak
daha arka planda kaldı. Hatta kimi zaman bir engel haline bile geldi. Başlangıçta bana
yapılabilecek en güzel kompliman güzel görüntüler yarattığımın bana söylenmesiydi. Bugün ise
bu bana söylendiğinde filmimin başarısız olduğu etkisine kapılırım.

Bir film yapmak: Neden, niçin?

    Bir film yapmanın iki yolu vardır. Bunlardan biri parlak bir
    fikre sahip olmayı ve bunu film aracılığı ile anlatmayı içerir.
    İkincisi ise, söylenmek isteneni keşfetmek için film
    yapmaktır. Ben kendim de bu iki yöntemi denedim ve ikisi
    arasında bölündüm. Çok net yazılmış senaryolarla filmler
    çevirdim ve sözcüklere saygı duydum, bir fikrin çıkış noktası
    olarak kullanıldığı ya da çok özgür bir yolda ilerlediğim
    başka filmler de yaptım. Bu tür bir film aslında kendi içinde
    bir yolculuktu ve bunun benim tercih ettiğim yaklaşım
    olduğuna inanıyorum. Öykünün içinde gitgide daha çok
    keşfedebilmek ve değiştirebilmek için yeterince açık
    seçeneklere sahip olmayı seviyorum. Bu gerçekten de
    özgün olanı yapmak ve herşeyi kronolojik sırayla çekmeyi
    içeriyor. Ancak çok nadiren bunu yapmayı başarabildim.
    Bunu çok daha tatmin edici buldum. Çünkü klasik
    yaklaşım, daha önceden kararlaştırılmış şeylerin
    uygulanmasından başka bir şey değil. Bu ister istemez çok
daha az heyecan verici. Filmin yapılma tarzı genellikle filmin yapldığı nedene bağlı. Filmin kimin
için yapıldığına gelince... Görüntüler için film çeken birinin öncelikle filmi kendi için yaptığını
düşünüyorum. Çünkü bir görüntünün sağladığı görüntü mükemmelliği, duygu iletimi sonuç
olarak kendini beğenmişliğin bir göstergesi. Öykü anlatmak ise tanımı gereği bir iletişim kurma
işi. Öykü anlatmayı tercih edenler zorunlu olarak insanlara, seyircilere ihtiyaç duyar. Ne denli
öykü anlatma eylemi ile film yaparsam, onları o denli insanlar için yapmış oluyorum. Aynı
zamanda, bu kitleyi tanımlamakta da yetersiz kalıyorum. Diyelim ki bunu, benimle filmi
yapanlarla birlikte başlayarak, kendi arkadaşlarımdan oluşan bir topluluk olarak düşünelim.

Sahneyi yaşmaya ihtiyacım var

İlk filmlerimi gerçekleştirdiğimde her gece, ertesi gün çekeceğim sahneleri bütün ayrıntıları ile
hazırlardım. Son derece detaylı resimler hazırlardım ve sete geldiğimde, hangi planları nasıl
çekeceğimi kesin olarak bilirdim. Genellikle çerçeveleri hazırlayarak işe başlardım, daha sonra
oyunculara nerede duracaklarını ve görüntünün içinde nasıl hareket edeceklerini söylerdim.
Ama yavaş yavaş bunun bir tuzak haline geldiğini hissettim. Daha sonra, "Paris, Texas"ı
çekmeden önce bir tiyatro oyununu sahneye koyma fırsatım oldu. Bu deneyim film yapma tarzımı
tamamen değiştirdi şüphesiz çünkü bu, beni oyuncularla çalışma üzerine çok yoğunlaştırdı ve
onları anlamamı, onlara değer vermemi sağladı. O zamandan beri, daha önceden yaptıklarımın
tersine doğru ilerliyorum. Yani eylemi parçalıyorum, sete tamamen bakir, bir diğer deyişle
çekeceğim planlarla ilgili hiçbir düşünce olmadan geliyorum ve bu ancak oyuncularla çalışmaya
başladıktan sonra meydana geliyor. Dekor oluştuktan sonra kamerayı yerleştireceğim yer
hakkında karar veriyorum. Bu gerçekten de çok zaman alıyor çünkü planların hangi eksende
çekileceği bilinmeden tam bir aydınlatma yapılamıyor. Ancak sahneleri çekmeden onları
yaşamaya ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Saptama sırasında bile, boş dekorlarla
karşılaştığımda hangi tarzda çekim yapacağım konusunda yetersizim. Benim böyle bir
yeteneğim yok. Ya da belki de böyle bir yeteneğim olmayacak.

Film çekmenin tek bir yolu

Her yönetmenin kendine ait, sinemaya değin bir
grameri vardır. Birinden öğrendiği ya da kendi
kendine yarattığı bir gramer. Başlangıçta benim
gramerim Amerikan sinemasından ve daha da
kesin olarak Anthony Mann ve Nicholas Ray'in
filmlerinden geliyordu. Daha sonra, yavaş yavaş
bazı dogmatik kuralların içine kendimi
hapsettiğimi hissettim ve bunları yeniden
keşfetmeye başladım. Başka yönetmenler ise bir
büyük sinemacının asistanı olarak çalışırken
öğrendiler. Ben sonuçta bu tür bir deneyimi kısa
bir süre önce tanıdım ve bu büyük bir ders oldu.
İki yıl önce, Michelangelo Antonioni'nin "Bulutların
Ötesinde" filmi üzerinde asistan gibi çalıştım.
Tabii ki alışılmış bir asistandan çok farklı bir
yaklaşımım vardı. Çünkü öncelikle senaryonun
yazımına katıldım ve daha önceden çok sayıda
film yönetmiştim. Ve sabah filmin setine
geldiğimde, bu benim kendi filmim olsaydı bu
aktörlerle ve dekorlarla neler yapabilirim diye
düşünmekten kendimi alamadım. Antonioni her
yeni planı çekmeye hazırlandığında ben de kendi kendime şöyle diyordum: "Bu kesinlikle
yürümeyecek. Bu mümkün değil. Bu sahne yazıldığı gibi bir travelling ile başlayamaz." Ve tabii ki
sürekli olarak da yanıldım. Sahneyi kendi tarzında çekiyordu ve her şey yolunda gidiyordu. Bu
benim aynı elemanlarla yaptığımdan tamamen farklıydı ama herşey yolunda gidiyordu. Bu
şaşırtıcı bir şekilde sahneleme konusunda sahip olduğum çok dogmatik ve sert düşüncelerin
esnekleşmesine yardımcı oldu. Örneğin ben her zaman "zoom"la çekilecek sahnelerin başka
yöntemlerle çekilebileceğini savunmuşumdur. Zoom bir düşmandı. Kameranın insan gözü gibi
hareket etmesine dair bir teorim vardı ve göz zoom'layamadığına göre bir şeyi daha yakından
görmek istediğimde travelling'i zoom'a tercih ediyordum. Korkuyla Antonioni'nin her şeyi "zoom"
la filme aldığını gördüm. Ve kimi zaman elde edilen sonuçtan çok etkilendim. Aynı şekilde,
genellikle iki kamera ile çekim yapmayı reddetmişimdir çünkü ikincisinin birincisi için sürekli
olarak bir engel haline geldiğini düşünürüm. Antonioni ise, en az üç kamera olması konusunda
ısrar ediyordu. Genellikle de bu çok yolunda gidiyordu ve ben bu deneyimden büyük bir özgürlük
duygusu edindim. Şimdi kendi kendime bütün yönetmenlerin bunu denemesi gerektiğini
söylüyorum. En azından aynı sahneyi başka bir yönetmenin nasıl çekeceğini görmek için. Çünkü
bu, çok sayıda kapı açıyor, olanaklar sunuyor ve yapılanların her zaman bir alternatifi olduğunun
düşünülmesini sağlıyor. Başlangıçta yolunuzu şaşırtsa da. bunun çalışmaların gelişmesi için
çok akıl almaz bir tarz olduğuna inanıyorum.

Sırlar, tehlikeler, hatalar

    Benim karşı karşıya kaldığım en önemli sır kuşkusuz
    oyunculardı. Film yapmaya başlandığında, insanın içinde
    hiçbir korku kalmaz ve oyuncuları yönlendirmenin bir
    yöntemi aranır. Ancak bunun sırrı herhangi bir yöntem
    olmamasında yatıyor. Her oyuncunun kendine göre bir
    çalışma tarzı, kendi ihtiyaçları, bunları dışavurmanın
    koşulları vardır. Oyuncular olduğunda çok sayıda yöntem
    de ortaya çıkar. Sonuçta, onları yönlendirmek için
    yapılabilecek tek şey, onları yavaş yavaş ve oyun
    oynamadan rahat ettirmek, yani bir başkası olduğu izlenimi
    yaratmamak. Bir oyuncuyu kendisi olduğu için seçersiniz ve
    onu kendisi olması için düzene sokarsınız. Ama bu, onun
    sizin kendisini içine attığınız duruma tamamen güveni
    olması anlamına gelir. Daha sonra, filmi yönetirken
    karşılaşabileceğim en büyük tehlikelerden birinden
    kendimi korumak için de oyuncunun kendi ağırlığıyla filmin
    ağırlığı arasındaki dengeyi sağlamaktır. Bütçe ne kadar
azalırsa, o kadar filmin efendisi olursunuz. Bütçe ne kadar önemli bir yer tutarsa, o kadar onun
kölesi haline gelirsiniz. Birtakım evrelerden geçerek, kimi zaman tutkunuz size karşı döner ve
kaybetmenize neden olur. Sonuç olarak, yapılmaması gereken hatalar vardır ve bunlar çok
fazladır ve bunların hepsini yaptığıma inanıyorum. Ama en büyüğü, anlatılmak istenen öyküde
nelerin gösterilmek istendiğidir. Örneğin şiddet konusunda göstermenin dışında başka bir
alternatif yoktur. Bu nedenle, çağrıştırmayı araştırdığını göstermek için sinema sık sık güç
derecesinin en yüksek noktasına ulaşır.

* Hazırlayan: Osman Aksoy